Avrupa ve Batılılaşmak

Viyana’nın, bilinen Türk kökenli siyasetçilerinden biri anlatıyor: Avusturyalı bir arkadaşım var. Kendisi 45 yaşlarında üst düzey bir bürokrat bayan. Aynı partide, birlikte siyaset yapıyoruz. Geçen gün, parti toplantılarından birinde, kahve molası vermiştik. O esnada oğlum aradı, ‘baba, sabah çıkarken hastaydın. Nasıl oldun?’ diye sordu. Ben de iyi olduğumu anlattıktan sonra telefonu kapattık. Bu konuşmaya kısmen şahit olan Avusturyalı arkadaşım, ‘kiminle, ne konuştuğumu’ sordu. Ben de, oğlumla konuştuğumu, sabah hafif hasta olduğumu ve oğlumun da beni merak ettiği için arayıp durumumu sorduğunu söyledim. Arkadaşım, kısmen şaşırmış, kısmen de üzüntüye bürünmüş yüz ifadesiyle, şunları söyledi: ‘25 yaşlarında bir kızım var. Bugüne kadar onun için her şeyi yaptık. Her isteğini yerine getirdik. İyi bir eğitim verdik. Kendisiyle hiç kavgamız falan da olmadı. Ancak o, hiçbir sebebi olmadığı halde bırak beni bir gün aramasını neredeyse benden nefret ediyor. 18’ine girdiğinden beri bizimle irtibatını kopardı diyebilirim. Şuan 50’li yaşlarda biriyle yaşıyor. Oğlunun seni araması beni çok şaşırttı. Biz Avrupalılar bir yerde hata yapıyoruz ve galiba ben bu hatanın kaynağını buldum; Müslüman olmalıymışız!’

Birkaç gün önce dinlediğim bu hadise oldukça düşündürücü. Batının içinde bulunduğu sıkıntının sadece bir yönünü anlatıyor. Şuan yaşadığım ve kişi başına milli gelirin 30 bin Euro’nun üzerinde olduğu Avusturya’da doğan her üç çocuktan biri evlilik dışı, evlenen her iki çiftten biri boşanıyor, evinin içinde ölüme terk edilen yaşlılardan bazıları ölümünden ancak dört-beş yıl sonra fark ediliyor, uyuşturucu kullanımı özellikle gençler arasında inanılmaz boyutlara ulaştı, sekiz milyonluk ülkede 400 bin depresyon hastası yaşıyor…

Özünü İslam’dan alan kültürümüzün neden korunması gerektiği sorusu, yukarıdaki bilgiler ışığında cevap bulmuş oluyor. Sahip olduğumuz ve ilhamını dinden alan değerlerimizin ne kadar büyük cevherler olduğunun bilincine varmamız gerekiyor artık. Batılılaşmanın, batının “eğlence kültürü”nü ithal etmekten ibaret olduğunu zanneden beyni sulanmışlar, kültürümüzün üstünlüklerinin farkında değil. Batının hukukunu, demokrasisini, bilimini almaya yanaşmayan ortaçağ zihniyeti, modernizmi kadeh kaldırmakla eş tutuyor. Batının kurtuluş olarak sarıldığı aile ve inanç gibi değerleri, bizim aklı evveller modernleşme için bir an önce kurtulunması gereken değerler olarak görüyor. Dünya, bulunduğu ülkede inancını ve kültürünü yaşayan/yaşatan insanımızı hayranlıkla izlerken, Türkiye’deki “bidon” kafalılar, onları “göbeğini kaşıyan adam” diyerek aşağılamakla meşgul.

İdeal Türkiye, batının hukukunu, demokrasisini ve bilimini, öz kültürümüzle sentezleyen Türkiye’dir. Kültürümüze kaynaklık eden inançlarımız aile kurumunu kutsayan, büyüklere saygı ve küçüklere sevgiyi öğütleyen, uyuşturucu ve içki gibi kötü alışkanlıklardan uzak tutan, güzellikleriyle ruhu besleyen değerlerden oluşur. Bunlar, şuan batının içinde bulunduğu ruhsal bunalımın çözümü ve halkının mutluluğu için aranan değerlerin bütünüdür. Bizler batıyla ilişkilerimizde, bu değerlerimizi yansıtabildiğimiz oranda saygı görürüz. Onlar gibi olmak, bizi sıradanlaştırmaktan öte bir işe yaramaz. Her yönüyle üstün olan farklılıklarımız, batıya model olabilecek kadar güzeldir. Batı, kurtuluşu, kültürümüzün derinliklerinde gizli değerlerde ararken, onların terk etmeye çalıştığı değerlere dört elle sarılmaya çalışmamızın mantığı nedir? Batıyı, bunalımın eşiğine getiren vahşi kültüre hücum etmemizin anlamı nedir? Toplu taşıma araçlarının yatak odası gibi kullanıldığı, yaşlıdan ve çocuktan sevginin esirgendiği, insanların kurallarla robotlaştırıldığı, kimsenin kimseye karşılıksız selam bile vermediği, gençlerinin azımsanmayacak kadarının uyuşturucudan uyuştuğu, insani ilişkilerin zayıflığından dolayı insanların köpeklere sığındığı (8 milyon nüfusluk Avusturya’daki 637 bin 500 köpek için, yılda 687 milyon Euro harcanıyor) ve başta depresyon olmak üzere bir çok psikolojik rahatsızlığın esir aldığı bir kültürün neresi cazip geliyor?

Hukuk sistemimizi, demokrasimizi işler hale getirdiğimizde, özgürlüklerin önünü açtığımızda, bilim ve teknolojide ilerleme sağladığımızda; işte o zaman batılılaşacağız. Bunları yaparken özümüzü koruyabilirsek, bizler için batılılaşma her yönüyle müsbet olacaktır. Özümüzü koruyamadığımız takdirde ise, batının durumuna düşer, kaş yapalım derken göz çıkartmış oluruz.

Demokrasi, laiklik, hukuk ve başörtüsü

Son günlerde başörtüsü tartışmaları aldı başını gidiyor. Aslında bu ve buna benzer tartışmalara girmeyi çok anlamsız buluyorum. Çünkü, yıllardır Türkiye’yi sömüren bir egemen güç var. Bu güç çoğunlukla, ülkenin belli kaynaklarını peşkeş çekmek suretiyle kendisine rantlar elde eden, nispeten daha iyi eğitimli, yurtdışında bulunmuş bir tayfadan oluşuyordu. Türkiye gibi geri kalmış bir ülkenin yönetimini ele geçirmek ve kaynaklarını istediği gibi kullanmak bunlar için zor olmadı. Fakat, Türkiye’nin gelişmeye ve insanların da bilgiye çok farklı kaynaklardan ulaşmaya başlamasıyla birlikte bu rant grubunun tasfiye süreci de başlamış oldu. Hiçbir emek sarf etmeden Türkiye’de sulta kuran bu tayfa, bugüne kadar hiç dikkate almadığı “çarıklı”larca tasfiye edilince, nasırına basılmış “yogi” gibi homurdamaya başladı. Pilavı hala “kaşıkla” yiyen, bu da yetmiyormuş gibi bıçağı sol, çatalı sağ eliyle tutan çarıklıların bilgi, birikim, para ve vizyon yönüyle bir gün kendilerini yakalayabileceğini aklının ucundan bile geçirmeyen “sulta tayfası”, hep olduğu yerde saydı. Atatürk’ün 1938’de bıraktığı yerde duruyorlar. Ancak, çarıklılar büyük bir değişim gösterdi ve nihayetinde sulta tayfasının yanından bile geçemeyeceği bir noktaya geldi. O nedenle, bu tayfanın karın ağrılarını biliyorum. Düşünsenize, bugüne kadar hiçe saydıkları insanlar büyük bir güçle iktidara geliyorlar ve onların tahayyül bile edemeyeceği işlere imza atıyorlar…İşte tam da bu nedenle, bu zevattan kimselerle tartışmaya girmek anlamsız oluyor. 1938 model bir tayfayla, tartışmaya değecek bir durum göremiyorum ben.

Neyse…

Avrupalılar, Türkleri “duygusal insanlar” olarak tanımlar. Bu tanım, hakaret içerir; duygusallık “rasyonellik”in zıddıdır ve mantıksızlığa işaret eder. Hakikaten öyledir. Her olaya çok duygusal yaklaşırız. Öyle olduğu için de, bizi tavlamak isteyenler duygularımıza hitap ederler. Bu stratejiyi partiler de çok kullanırlar. Dini siyasete alet edenler buna bir örnektir mesela. Fakat sanıldığı gibi dini siyasete alet edenler, mazide kalan Refah Partisi (RP) ve türevleri değildir; dini siyasete alet edenler daha çok CHP tarzı sol partilerdir. Dikkat ederseniz CHP, bütün siyasetini din eksenli yapıyor. Tek bir farkla; doğrudan dini kullanarak değil, dini ortaya atıp din karşıtlarının oylarına talip olarak. RP ve türevi partiler zamanında dini doğrudan kullandılar ancak, onlar artık mazide kaldı. Şimdi CHP tek başına “din istismarı”na devam ediyor.

Dedik ya, Türk milleti duygusallığıyla meşhurdur; CHP’nin tek argümanı “laiklik ve cumhuriyet elden gidiyor” iken, sözgelimi MHP’nin de “vatan millet Sakarya”dır. Duygusal seçmen, somut hiç bir önermesi olmayan bu argümanlarla oltaya getirilmeye çalışılır. Ülkenin sorunlarını çözmeye yönelik bir tane de olsa çözüm önerisi duydunuz mu bu iki partiden? Ya da Türkiye’nin çok önemli darboğazlardan geçtiği şu son 20 yılda, örneğin CHP’nin pozitif yönde bir tane bile olsa katkısı var mı? MHP’nin cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde meclise gitmesi ve başörtüsü meselesinin çözülmesi için attığı son iki adımı istisna olarak düşünebiliriz. Bu iki adımı da mecburiyetten attı diyebiliriz. Nitekim, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde meclise gitmeyen ANAP ve DP’nin başına gelenleri gördükten sonra meclise gitmemek, en hafifiyle aptallık olurdu herhalde. Başörtüsü sorununu çözmek için atılan adımlara destek vermek ise, boynunun borcuydu MHP’nin. Hem tabanının hoşuna gidecek bir hamle, hem de Türkiye’nin başına sarılan bu belada payı olan bir parti olarak, pisliğini temizleme görevini ifa etmiş olacak.

Vatan, millet sevgisi kuru sloganlarla olmuyor. Vatan elden gidiyor, cumhuriyet tehlikede, laiklik elden gidiyor gibi içi bomboş sloganlar hiç bir anlam ifade etmiyor artık. Vatan, millet sevgisi, ikisi için de üretmekle olur. Cumhuriyete ve laikliğe sahip çıkmak, ikisinin de gereklerini yerine getirmekle olur. Bana söyler misiniz, CHP cumhuriyetçi mi? Ya da halkçı mı? Hangisi için ne yapmış? Laiklik bütün dinlere eşit mesafede durmaksa, CHP bunun yüzde birini başarabilmiş mi? Bu mudur laiklik? Demokrasiden haberi var mı CHP’nin mesela? Vazgeçtik Türkiye için demokrasi talebinden, kendi içinde demokrasinin D’sini işletebiliyor mu CHP? AK Parti’ye karşı olmayı anlarım, fakat alternatif olarak CHP’ye sarılmayı anlamam mümkün değildir.

Gelelim başörtüsü meselesine,

Öncelikle, “başörtüsü ile türban farklı şeylerdir. Biz geleneksel başörtüsüne değil, türbana karşıyız” türünden zırvalıkları yutmadığınıza inanmak istiyorum. Türban (esas adıyla başörtüsü), nenelerimizin kullandığı geleneksel yazmanın, modaya uygun tarz değiştirmiş halidir. Nenelerimizin kullandığı yazmanın yerini, teknolojinin ve modanın sunduğu imkanlarla yapılmış modern ipek eşarplar aldı; hepsi bu kadar. Bu değişim sadece başörtüsünde yaşanmadı; önceleri kapalı insanların giydiği etek, bluz, kazak gibi giyeceklerde de modaya uygun gelişmeler oldu. Hatta, eskiden kapalı bayanlar pantolon giymezken, şimdi tesettüre uygun pantolonlar da giyer oldu. Bunlar çok normal değişimler. Açık bir bayanın 20 yıl önce giydiği kıyafetlerle, şimdi giydiği kıyafetler aynı mı? Açık bir bayana, “illa nenen gibi giyin” demek kadar abzürd bir şey var mı? Açık bir bayanın giyimi 20 yıl öncesine göre büyük değişimler gösterdiği gibi, kapalı bir bayanın giyimi de büyük değişimler gösterdi. Bu değişim başörtüsünde de yaşandı. Amaç, dinin emrettiği gibi başı örtmekse, bunun sadece bir tane yöntemi yok. Açık bir bayanın, nenesi gibi giyinmesini talep etmek ne kadar büyük bir salaklıksa, kapalı bir bayanın nenesi gibi örtünmesini istemek de o kadar büyük bir salaklıktır. Biliyorum, amaçları üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek…O yüzden geçiyorum.

Başörtüsüyle ilgili kullanılan ikinci argüman ise “mahalle baskısı”. Başörtüsü üniversitelerde serbest olursa, başörtülüler başörtüsüzlerin zorla başını kapatacakmış. Düşünün, Türkiye’nin üniversitelerinde başörtülüler, başörtüsüzlerin başını zorla kapatıyor. Niyet okuyorlar diyesim geliyor ancak, bu niyet okumanın da ötesinde zırvalamak oluyor. Zırva olmayan tek gerçek var; halkı için var olan devlet, halkın paralarıyla elde edilmiş imkanlar ve halkı korumak ve kollamak için kurulan kurumlar eliyle başörtülülerin başını zorla açıyor. Hem mahalle baskısı gibi dolaylı bir yöntem falan da değil. Bizzat yapıldı. Bu niyet okuma da değil, gerçeğin ta kendisi. Hem de çok acı bir gerçek. Başı açıklar, başörtüsünün serbest olmasıyla, başlarının zorla kapatılacağı ihtimalinden(?) bile ürküyorken, başı kapalı olan insanların başlarının zorla ve çoktan açılmış olmasına neden ses çıkartmadıklarını siz anlayabiliyor musunuz? Ben anlayamıyorum.

Başörtüsü yasağını savunanların üçüncü argümanı: çatışma çıkar, huzur bozulur. Bu tayfa ne diyor: “Biz başörtülüleri üniversitelerden içeri sokmuyorduk, homojenliği sağlamıştık. Eğitim hakkını tekelimize almıştık. Biz ne güzel düzenimizi kurmuştuk. Siz nerden çıktınız şimdi? Üniversiteyi sadece biz okuruz, sizin ne işiniz var. Bize hizmetçi de lazım. Biz okuyalım, kariyer yapalım siz de bize hizmet edin. Ne yani, yarın öbür gün bir başörtülüyle aynı pozisyonda mı çalışacağım! Benim bildiğim, şirkette bir tek başörtülü olur; o da temizlikçi, çaycı ya da aşçıdır. Ya başörtülü bir müdürem olursa? Bu, kölenin para kazanıp efendi, efendinin de tüm varlığını kaybedip eski kölesine köle olmak gibi bir şeydir. Olmaz canım öyle şey. Huzurumuzu bozmayın. En iyisi siz köle, biz efendi olmaya devam edelim. Herkes yerinde dursun. Bozmayın şimdi düzenimizi!”… Özgürlük karşıtlarının huzuru yerinde. Ne güzel at koşturuyorlar. Ne diye bozarsınız huzurlarını! Beş yıl Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum, başörtüsü yasağı yok denecek kadar azdı. Kampuste başörtülü arkadaşlarımız da vardı. Bir gün birinin ne huzurunun bozulduğunu, ne de birinin diğerine “mahalle baskısı” yaptığını gördüm. Huzursuzluk, ikna odalarıyla doğrudan baskı kuran üniversitelerde hakimdi, bizde değil. Kimsenin, ikna odaları kuranların uğraştığı saçmalıklarla uğraşacak vakti yoktu Boğaziçi’de.

Nasırına basılmış tayfanın başörtüsüyle ilgili başka bir argümanı da, “başörtüsüyle üniversiteye girmenin laikliğin köküne kibrit suyu dökeceği”dir. Bunlara, ‘laiklik nedir’ diye sorarsanız, artık baymış tanımıyla ‘din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır’ derler. Peki, ‘öyleyse devlet neden insanların dinine karışıyor’ diye sorarsınız, hönk diye kalırlar. Laiklik, devletin insanların başörtüsüyle üniversiteye girmesine engel olmakla sağlanıyorsa, vay o laikliğin haline. Laiklik, başörtüsüyle üniversiteye girmekle öyle hemen yıkılan zayıf, cılız bir şeyse de vay o laikliğin haline. Bu arkadaşlar, laikliğin ne olduğunu bilmedikleri için, laikliği savunurken çok komik durumlara düşüyorlar. Laik bir ülkede, devletin başörtüsüyle ne işi olur Allah aşkına (diyaneti, zorunlu din derslerini vs gibi laiklikle taban tabana zıt şeyleri hiç saymıyorum)?! Devletin, başörtüsüyle bir tek ilişkisi olabilir: İnancı gereği başörtüsü takmak isteyen ancak takamayan bir bayanın, başörtüsünü özgürce takabilmesini temin etmek için. Bunun dışındaki devlet-başörtüsü arasındaki her türlü ilişki, laik devlet anlayışına ters düşer!

Velhasıl,

Laiklik, demokrasi, hukuk… Bunların hayat bulması için, başörtüsünün üniversitelerde serbest olması bir zorunluluktur. Aksi halde, bu zımbırtıların hep bir tarafı eksik kalır. Başörtüsü yasağı ne laikliğe, ne demokrasiye, ne de hukuka uygundur.

Noktayı koymadan önce şunu da ifade etmekte fayda var; başörtüsü serbestliği hizmet verenler işin dışında tutularak, sadece hizmet alanlara getirilirse laiklik, demokrasi ve hukuk yine yarım yamalak hayat bulmuş olacaktır. Özgürlüğün tanımında hizmet alan ile hizmet veren ayrımı yoktur. Bu ayrımın yapılmasının bir mantığı da yoktur; eğitim fakültesini bitirdim ve öğretmen oldum, ülkemi seviyorum ve ülkemin çocuklarını, ülkemin okullarında yetiştirmek de istiyorum. Eee, ben öğretmenlik yapamayacak mıyım? Öğretmenlik yapamadıktan sonra yıllarca üniversite okumamın anlamı ne? Üniversiteyi bitirdikten sonra öğretmenlik yapmak için başörtümü çıkartacaksam, bitirene kadar takmamın anlamı neydi?

Paşa Çete Sanığına Neden Madalya Verir?

Bu ne şimdi?

İnsan sürekli olarak yaşadığı ülkeden şikayet eder mi?

Ne bıktırıcı bir şey bu…

Ama her geçen gün bir başka rezaletle karşılaşıyoruz.

Yahu, ne demek bir çete sanığına “üstün hizmet madalyası” vermek?

Veren de bir general.

Üstelik şu anda görevde.

“Sanığın” işlediği iddia edilen suçlar ise öyle az buz şeyler değil.

Danıştay baskınından Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanmasına kadar birçok “provokasyonu” gerçekleştiren bir örgütün yöneticilerinden olmakla suçlanıyor.

Amacı, bu toplumun dengesini ve güvenliğini yok etmek olan bir örgütten söz ediyoruz.

Bir ordunun generali, böyle bir sanığa neden madalya verir?

Bu “madalyanın” anlamı ne?

“Üstün hizmet” ne demek?

Kime hizmet etmiş?

Bu ülkenin halkına hizmet etmediği çok açık.

Öyle çok soru işaretiyle karşı karşıyayız ki…

Madalyayı veren general bunu kendi inisyatifiyle mi yaptı?

Yoksa madalyayı veren generale üstlerimi emir verdi?

Son zamanlarda her türlü tuhaf olayın altından bizim ordu çıkmaya başladı.

Amerika’da Türkiye’yi karıştıracak senaryoların konuşulduğu bir toplantı yapılıyor.

Katılanların arasında bizim generaller.

Anayasa Mahkemesi’nin başkanını öldürmekten, Beyoğlu’nda elli kişinin ölümüne yol açacak bombalamalardan söz ediyorlar.

PKK’nın reislerinin teslim edilmesinin iyi olmayacağını söylüyorlar.

Şemdinli’de görevli astsubaylar dükkan bombalayıp adam öldürüyorlar.

Genelkurmay’ın internet sitesinde yasalara aykırı biçimde muhtıra yayınlayıp toplumu da, siyaseti de, devleti de çığrından çıkartıyorlar.

Ne oluyor?

Ne istiyor ordu?

Yasalarla ve hukukla böylesine zıtlaşan bir ordu olabilir mi?

Biliyorsunuz ülkenin her yanından içinde “emekli subayların” olduğu çeteler fışkırıyor.

Şimdi emekli de olsalar bir zamanlar askerdi bu adamlar.

Teröre, çeteye, suça bu kadar rahat bulaşacak bu adamları nasıl ve kim yetiştirdi?

Kim örgütledi?

Neden örgütledi?

Ve, şimdi neden bu adamlara madalya veriyorlar?

Eğer bu çeteler amaçlarına ulaşsalardı, Türkiye şu anda kanlı bir terör bataklığının içinde debeleniyor olacaktı.

Cinayetlerle, bombalamalarla, ölümlerle sarsılacaktık.

Bizim ordu bütün bu olaylardan sonra “orduyu yıpratmayalım” diye açıklamalar yapıyor.

Bu rezaletleri eleştirenleri “ordu düşmanı” ilan ediyor.

Bence de “orduyu yıpratmayalım.”

Ama ordu, “kendinize çeki düzen verin” diyenler tarafından yıpratılmaz.

Orduyu yıpratmak isteyen biri, “hukuk çizgisinin içinde durun” der mi hiç?

Hukuka saygı göstermek, orduyu yıpratmaz…

Bir ordu, “çete sanıklarına” madalya vererek yıpranır.

Bırakın, saygıdeğer, suçtan uzak, hukuk çizgisinde, güvenilir bir ordumuz olsun.

Mayınların patlamasını önleyin, askere gönderdiğimiz çocuklarımızı iyi koruyun, ardı ardına gelerek insanlarımızı ağlatan şehit cenazelerinin sayısını azaltacak yöntemler bulun, sınırlarımızı savunun, teknolojinizi geliştirin.

Çetelerden uzak durun.

Siyasete karışmaktan vazgeçin.

Bakın, bu ülkenin çok ciddi sorunları var, eğitimi var, sağlığı var, tarımı var; izin verin de onlarla uğraşalım.

Çetecilere madalya vermek de nereden çıktı Allah aşkına.

Niye yapıyorsunuz bunları?

Ahmet Altan
16 Temmuz 2007, Pazartesi

Hangi Parti’ye Oy Versem?

M. Akyol, sitesinde neden AK Parti’ye oy vereceğini yazmış.

Aklıma geldi; şu sıralar Türkiye’deki gelişmeler “midemi bulandırıyor” diye birkaç vesileyle ifade ettim. Bütün bu kusmukluk şartlar altında kim hangi partiye niçin oy vermek istiyorum çok merak ettim.

Siz kime niçin oy vermeyi düşünüyor sunuz?

Terör Sorunu Askeri Değil Siyasidir!

komando.jpgPKK sorununun savaş yoluyla halledilecek bir sorun olmadığını düşünenlerdenim. PKK olayı tamamen siyasi bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti siyaseten karar aldırmış olsaydı PKK’yı elli defa ortadan kaldırmıştı. Sonuçta dağda birkaç bin peşmerge onbinlerce asker var. Birkaç aylık eğitimle terörist avına çıkan erlerimiz PKK ile savaşmakta elbette yetersizler ancak Türkiye’nin mevcut özel birlikleri veya birkaç yılda kurulabilecek birlikler PKK sorununu çok kısa sürede halledebilirdi. Dediğim gibi yeter ki Türkiye şimdiye kadar PKK’yı gerçekten yok etmeyi kafasına koyabilseydi…

Türkiye’nin PKK’ya ciddi destek veren ülkeleri bir şekilde devre dışı bırakması gerekiyor. Nitekim, PKK’nın kullandığı malzemelere bakıyorsunuz hepsi bildiğimiz birkaç ülkeye, bir kısmı da TSK’ya ait. Dağda peşmergeleri eğitenler ise çok iyi bilinen birkaç gizli teşkilatın ajanları. Bu demektir ki PKK’nın varlığı bir şekilde “malum ülkelere” yarıyor ve bu ülkeler PKK’nın orada bir şekilde kalmasını istiyorlar.

Çok önemli bir coğrafik konuma sahip olan ve dolayısıyla “malum ülkelerin” sürekli elinde tutmak istediği bir Türkiye var. Başta “büyük güçler” olmak üzere birçok ülkenin geleceği demek olan bir petrol meselesi var ve bu petrolün hemen hepsi Ortadoğu’da bulunuyor. Bir şekilde Ortadoğu’ya hakim olan ülke geleceğini biraz daha garanti altına almış olacak. Dolayısıyla bu “malum ülkeler” savaş yoluyla elde edebildikleri Ortadoğu ülkelerini savaş yoluyla, savaş yoluyla elde edemediklerini de siyaset yoluyla ellerinde bulundurmak istemektedirler. Türkiye’nin yumuşak karnı da sağ-sol, alevi-sünni, hizbullah, laiklik ve türk-kürt meseleleridir. Her biri bir kozdur ve bu kozlar yeri geldikçe kullanılmaktadır. Modası geçenin yerine yeni bir koz türetilmektedir. Ancak Türkiye’de milyonlarca kürt vatandaşın yaşıyor olmasından dolayı türk-kürt meselesi son yaklaşık 30 yıldır çok iyi kullanılmaktadır ve joker hükmündedir. Her zaman kıyıda köşede durur ve ihtiyaç duyuldukça hortlatılır.

Toparlayacak olursak,

Türkiye’de PKK meselesi siyaseten çözüm üretildiği anda 1 yıl bile sürmeyecek bir sürede halledilebilecek bir meseledir. Bu meselenin çözümü PKK’nın para, gıda, mühimmat ve silah gibi yaşam kaynaklarını temin eden ülkelerin siyaseten dize getirilmesiyle mümkündür. Onların desteği olmadan PKK zaten var olamaz. Birkaç bin peşmerge ordu-millet anlayışından gelen ve oldukça güçlü bir orduya sahip Türkiye için hiç sorun değildir. Nitekim en az PKK kadar Türk ordusu da Türkiye sınırları içindeki ve hatta Kuzey Irak’taki dağları karış karış bilmektedir. Ordumuz, elindeki teknolojik silahlarla bu peşmergelere yapılan bir operasyonla bir tanesini sağ bırakmayacak güce sahiptir. Tek mesele işin “SİYASİ BOYUTU”nu halletmekte!

OYAK BANK’IN SATIŞI

Son zamanlarda kendilerini ulusalcı olarak lanse eden bir tayfa türedi ve gündemimizi oldukça meşgul etti, etmeye de devam ediyor. Kendileri “pek vatansever” imişler. O nedenle mesela yapılan özelleştirmelere şiddetle karşı çıkıyorlar(dı). Özellikle de yabancı firmalara özelleştirme yoluyla verilen her kuruluştan sonra yaygarayı kopartıyorlar(dı). Sebep olarak da “AK Parti devletin kurumlarını yabancılara peşkeş çekiyor, hassas konumdaki işletmelerimiz yabancıların eline geçiyor, bankaların özelleştirilmesi ülkemizin yabancı finans kurumlarının boyunduruğu altına girmesi demektir” diyorlardı.

268040.jpgOYAK yetkilileri “Erdemir”in satılması sözkonusu olduğunda “Millî kuruluşlar yabancı sermayeye satılmamalı” propagandası yapmışlardı. Nihayetinde de dünyanın en büyük demir çelik tekellerinden Mittal ve Arcelor’un safdışı bırakılmasıyla Erdemir OYAK’ın olmuştu.

İşte o oyak birkaç gün önce HOLLANDALILAR’a satıldı. OYAK’ın Tepe Yöneticisi Coşkun Ulusoy satışın yapıldığını ilan etmek için bankanın yeni sahibi Hollandalılarla kameralar karşısına geçerken şöyle konuşuyordu utanmadan, sıkılmadan:

”Biz kendi ufak payımızla da olsa yarattığımız değerle Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcıların ülkelerine Türk Bayrağı’nı taşıyabileceğimizi ümit ediyoruz”.

ve ekliyordu: “Ordu Ticaret yapmaz, ordunun bankası olmaz!”

Ulusoy başka bir konuşmasında da “OYAK Bank’ın Hollandalı ING Grubuna satışına ilişkin olarak şirketlerinin asker üyelerinden olumsuz herhangi bir tepki almadıklarını” söylüyordu.

“Hükümetin daha önce yapmış olduğu özelleştirmelerde Türkiye’ye gelen yabancı yatırımcılar ülkelerine Türk Bayrağı götürmüyor muydu? Ordu 1994′te bankacılığa başladığında ve Erdemir’i satın aldığında ticaret yapabiliyordu da 2,7 milyar doların yüzünü gördüğünde mi banka sahibi olamayacağı aklına geldi?” diye Ulusoy’a sormak lazım.

Bildiğiniz üzre OYAK( Oyak yardımlaşma kurumu) ORDU’ya aitti. Dünyanın hiçbir yerinde ordu ne bankaya ne de herhangi bir ticari işletmeye sahiptir. Bizim silahlı kuvvetlerimiz hem dev bir banka olan OYAK’a sahipti hem de dünyanın 13. büyük demir çelik fabrikası olan ERDEMİR’e hala sahip. E haliyle Türk silahlı kuvvetleri “siyaset” ve “ticaret”le uğraşmaktan asli vazifesini yapmaya fırsat bulamıyordu. Siyasi her konuda fikri olan Türk silahlı kuvvetlerimiz Kuzey Irak’a müdahale sözkonusu olduğunda “meclisten karar çıkarsa K. Irak’a gireriz” demekle yetindi. Kutlu doğum haftasında hangi ilde, ilçede, mezrada, mahallede hangi kutlama yapılmış; kim hangi kıyafeti giymiş ve kim hangi şiiri, şarkıyı, ilahiyi okumuş iyi takip eden ve bilen TSK bu “önemli” işlerinden fırsat bulamamış olacak ki son zamanlarda yeniden hortlayan terör ile ilgili bırakın onlarca yıllık, birkaç yıllık bir strateji bile ortaya koyamamış. TSK adına ABD’de enstitünün biri bir strateji geliştirmiş ve TSK’mızın toplantıya katılan saygın isimlerine sunmuş fakat o da AK Parti’ye yarar diye kabul görmemiş. Hani şu sıralar PKK’nın etkisiz hale getirilmesi hükümetin başı olan AK Parti’nin elini güçlendirir, AK Parti’ye olan destek artar denilmiş ve reddedilmişti ya işte o senaryodan bahsediyorum.

Takiyye yapanlar sadece ulusalcılar değil tabi.

Mesela üniversitenin yurdunda kaldığım sıralar sol görüşlü bitakım arkadaşlar bilmem neyi (genellikle ABD’yi) protesto etmek için taksimde veya şurda burda toplanacaklarını söylemek için odamıza gelirlerdi, bizleri de protestolara katılmaya davet ederlerdi. Tabi bazen masamızda Coca Cola tarzı ABD ürünleri olabiliyordu mesela. O arkadaşlar da çıkarken “lütfen ABD malı olan Coca Cola’yı da içmeyelim” diye bizi aklı sıra uyarırlardı. Dikkat ederdik bunları söyleyen arkadaşların üstünde Levi’s kotlar ve ayağında Nike veya Adidas ayakkabılar olurdu. Bizleri Coca Cola içmeyerek ABD’yi protestoya çağıranların her yerinden ABD ürünleri fışkırıyordu. Gerçi o garibanlar napsın! Patronları ABD’yi protesto etmeye ABD üretimi zırhlı araçlarla gider, yedi sülalesini ABD’de okutursa onlar napsın! Anlicağınız, imam cemaat meselesi…

Kariyer günlerinde üniversitemize gelen yabancı firmalara kök söktüren bu pek sevgili arkadaşlarımız okul biter bitmez o firmalara iş başvurularına koşa koşa giderlerdi.

ABD’yi ve ürünlerini protesto edenler master için ABD üniversitelerinden kabul almak için yırtınırlardı.

Bu pek sosyalist arkadaşlar, Türkiye’nin en kapitalist okulunda (Boğaziçi üniversitesi) okuyorlardı. Okulu bitirince de kapitalizmin en büyük hizmetçileri oluyorlardı…

Velhasıl,

bu ülke takiyyecilerle dolu: Ulusalcılar, milliyetçiler, sosyalistler, din tüccarları… bunların gerçek yüzünü görmek için paranın veya makam mevkinin ucundan gösterin yüzlerindeki maskeyi yavaş yavaş sıyırmaya başlarlar.

Genç Siviller’den ÖSS soruları

ankara-poster-1.jpgGeceyarısı muhtırasıyla siyasetçilerin, mahkemelerin, televizyonların, gazetelerin, web sitelerinin şirazesini kaybettiği ülkemizde sonunda Genç Siviller de ÖSS sınavında çıkan sorulara ulaştığını duyurdu.(!)

OSYM Genç Siviller’in Bilgi Edinme Hakkını kullanarak bu yıl çıkacak ÖSS sorularını ve cevaplarını talep etmesi üzerine soruların bir kısmını web sitesinden Yüce Türk Ulusu’na duyurdu.

Biraz eğlenmeye, biraz kızmaya, biraz diş sıkmaya, biraz da “vay be” demeye ne dersiniz?

GENÇ SİVİLLER ÖSS SORULARININ BİR KISMINI ELE GEÇİRDİ. İŞTE SORULAR (!)
Read more…

Ahmet Necdet Sezer’den Bir Türlü Kurtulamazken!

sezer1.jpgBildiğiniz gibi Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı süresi doldu. Bizler bu ülkenin gençleri olarak geleceğimizi karartanlardan biri olan Sezer’in görevinin biteceği ve dolayısıyla Türkiye’nin her yönlü atılımlarının önündeki en büyük engelin kalkacağı günü dört gözle beklerken “şer çarkı” dönmeye devam etti ve dört gözle beklediğimiz gün bir türlü gelmedi!

sezer.jpgAk Parti Türk halkının büyük teveccühüyle göreve gelmişti. Yapılan anketlerden de anlaşılacağı gibi önümüzdeki seçimlerde AK Parti yine aynı teveccühü görecek.Buna rağmen AK Parti’nin miadı dolmak üzere olan bir meclisle cumhurbaşkanını seçemeyeceği Ce-Ha-Let Partisi ve bir takım zevat tarafından çığırtıldı. Fakat her ne hikmetse aynı “çığırtkanlar” miadı taa kendisini cumhurbaşkanlığına taşıyan üç partinin de meclis dışında kaldığı gün dolan Ahmet Necdet Sezer’in o koltukta oturmasına hiç ses etmediler. Ahmet Necdet Sezer’i cumhurbaşkanlığına taşıyan o üç partinin akıbeti malum. Ama en fenası Sezer’i esasen tavsiye eden ve cumhurbaşkanlığına taşıyan DSP ancak yüzde 1,23 oy alabildi. Kendisini cumhurbaşkanlığına taşıyan partiler halk tarafından sandığa gömülmesine rağmen Sezer onursuzca cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmaya devam etti. Bu da yetmiyormuş gibi görevi bitmesine rağmen o koltukta oturmaya devam ediyor. Ben hukukçu değilim. Fakat Anayasanın ilgili hükmünü okuduğum ve anladığım kadarıyla Sezer’in şuan orda oturuyor olmasında hukuk dışı bir durum yok. Fakat Ce-Ha-Let partisi, Sezer yeni kurulan üniversitelere rektör atarken ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi de dahil birçok önemli kararı içeren Anayasa değişiklik paketini veto ederken neden Sezer’in görevinin bitmiş olduğunu hiç hatırlamak istemiyor bilemiyorum! Meclis’in 5 yılının dolmasına daha 1 yıla yakın zaman varken alacağı kararları “miadı dolmuş meclis” safsatasıyla eleştiren Ce-Ha-Let Partisi neden görev süresi dolmuş olan cumhurbaşkanının aldığı bu kararlara ses çıkartmıyor çözemiyorum! Hem de cumhurbaşkanı herzamanki gibi ideolojik davranarak sadece ama sadece 1 oy alan öğretim görevlisini rektör olarak atamışken!

Sezer, Cumhurbaşkanlığını halka seçtirecek olan Anayasa değişikliği paketini veto etti. Halk cumhurbaşkanını seçmesin dedi! Gerekçe olarak da bir sürü zırvalık saymış. Cumhurbaşkanını halk seçerse “Cumhurbaşkanı seçimini öneren ve sağlayan partiye olan gönülborcu nedeniyle yansız ve bağımsız davranamayacaktır.” demiş. Sezer, Türk milletinin sadece 7gün 24saat sarhoş kafayla dolaşanlardan oluştuğunu zannediyor heralde. Ya da “Türkiye laiktir laik kalacak” naraları atan, batının sadece gece hayatını ve giyim kuşamını ithal edip tatbik eden; fakat batının çalışkanlığı, dürüstlüğü, her görüşe saygı gösteren demokrasisi, hukukun üstünlüğünü benimsemiş ve halkın bütün din ve vicdan hürriyetini güvence altına almış sistemine ise öcü gibi yaklaşan ve sadece slogan atmakla Türkiye’yi muassır medeniyetler seviyesine çıkarabileceğini zanneden zevattan oluşuyor zannediyor. Halkın seçtiği cumhurbaşkanı partilere gönülborcu duyacak, fakat Sezer, kendisini bulunduğu delikten getirip cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtan parti veya partilere karşı minnet duygusu taşımayacak! Bu ne saçmalıktır Allah aşkına!

Veto gerekçelerinden bir diğeri: “Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçtirmek, yürütme organının iki kesimini de siyasallaştırır, cumhurbaşkanını denge ve istikrar unsuru olmaktan çıkarır.” Türkiye’yi Baykal’la el ele vererek kutuplaştıran, bölmeye çalışan, sorumsuzluk timsali başbakana anayasa kitapçıkları fırlatarak Türkiye’nin bütün istikrarını bozan, ekonomimizde “denge” bırakmayan yaratığın söylediklerine bakın hele! İstikrar ve denge bozulurmuş! Sezer’in denge ve istikrar anlayışı bütün dengeler kendi sapık ideolojisinden yana olursa gerçek anlamını kazanıyor tabi! O nedenle Türkiye tam da Sezer’in ve kendisini cumhurbaşkanı yapan koalisyonun alt üst ettiği istikrar ve dengeyi tekrar rayına oturtmaya yaklaşmışken Sezer yine piyasaya çıkıp hem dengemizi ve istikrarımızı bozuyor hem de utanmadan, sıkılmadan, yüzü kızarmadan “denge ve istikrar”dan bahsediyor! Takdir ettim seni Sezer!

Sezer’in vetosunun diğer gerekçelerini de buraya almak isterdim fakat Sezer paketi iptal etmek için o kadar sıradan bahaneler üretmiş, kendini o kadar zorlamış ki baktıkça sinirlerim gerildi. Veto gerekçeleri üretirken zorlandığı kurduğu cümlelerden de belli. Bir ortaokul çocuğunun cümleleri kadar bayağı ve sıradan.

Türkiye’de var olan ve halkı, halkın iradesini, halkın gücünü hiçe sayan bu egemen ve hain gücün yok olması için bizlere çok iş düşüyor. Tüm yurttaşlara, tüm vatanseverlere, tüm Türkiye’nin gerçek sahiplerine çok ama çok iş düşüyor!

22 Temmuz Seçimleri Sonrası İçin Öngörüler

Abdullah Gül’ün katakulleyle engellenen cumhurbaşkanlığı sonrasında seçimler öne alındı. Genel itibariyle başarılı bir 4.5 yıl geçiren AK Parti hükümeti seçimlere zaten güçlü girecekken AK Partiye ve dolayısıyla halka reva görülenler sonrasında AK Parti’nin oy patlaması yapması beklentisi hakim. Hatırlandığı üzere R. Tayyip Erdoğan İstanbul’da başarılı ancak sıradan bir belediye başkanıyken okuduğu bir şiir sonrası belediye başkanlığından al aşağı edilmiş ve hapse gönderilmişti. Tayyip Erdoğan bütün haksızlıklara rağmen demokrasi vurgusu yapmış her fırsatta “kanunlar karşısında boynum kıldan incedir” demişti. Tayyip Erdoğan’ın haksızlıklar karşısındaki sessizliği halkın sesini yükseltmiş ve Erdoğan’ı onbinler cezaevine göndermiş, onbinler cezaevinin çıkışında karşılamıştı. 28 Şubat süreci, Refah ve Fazilet partilerinin kapatılması ve Tayyip Erdoğan’ın okuduğu bir şiirden dolayı hapse gönderilmesi inanan kesimin büyük tepkisine neden olmuştu. İnanan kesime reva görülenler yürekleri dağlarken “Mazlum” Tayyip Erdoğan parti kurmuş ve çaresizlerin hesap sorabildikleri tek yer olan sandık önlerine gelmişti. Belki insanlar Tayyip Erdoğan’ı ve ekibini tanımıyordu ama olsun! İnananlara yapılanlar Tayyip Erdoğan’a sımsıkı sarılmak için yeterliydi. Hele bir de son koalisyon hükümetinin ülkeyi krizden krize sürüklemesi Tayyip Erdoğan’ın partisini tek seçenek haline getiriyordu.

Seçimler yapıldı… Ve AK parti tek başına iktidar. Hem de ezici bir çoğunlukla ve hem de bir tanesi hariç bütün partileri “parti çöplüğü”ne göndererek.

4.5 yılın ardından tablo biraz farklı olarak duruyor karşımızda. Bu kez artık halk Ak Partiyi tanıyor. Yani Ak Parti sadece “Mazlum” değil aynı zamanda “Başarılı” da. Hem de Türkiye’yi her alanda şaha kaldırmış bir başarı söz konusu.

Dolayısıyla Genel Kurmayın uyduruk bildirisi, CHP’nin saldırgan tavrı, Ankara ve İstanbul başta olmak üzere çeşitli yerlerdeki mitingler*, Ahmet Necdet Sezer’in hukukta ve etikte yeri olmayan antidemokratik uygulamaları ve tutumları, cumhurbaşkanlığı sürecindeki Anavatan ve DYP’nin tavrı ve son olarak Anayasa Mahkemesinin aldığı karar yine AK partiyi “Mazlum” durumuna düşürmüştür. Buna AK partinin başarılı 4.5 yılını da eklediğimizde AK partinin seçimlerden çok daha güçlenmiş olarak çıkacağını (en azından bir önceki seçimden daha fazla sayıda oy alarak) söylemek zor olmasa gerek.

22 Temmuz seçimlerinde Anavatan-DYP birleşmesi sonucunda oluşan Demokrat Parti’nin barajı aşma ihtimali söz konusudur. Mumcu ve Ağar cumhurbaşkanlığı oylamasına katılmış olsalardı barajı aşmaları kesin gibiydi. Fakat bu süreçte her kesimden ciddi tepki gören Ce-Halet Partisi (CHP)’nin izlediği yanlış politikayı izliyor görüntüsü vermek daha da mühimi CHP zihniyetini taşıyor hissi uyandırmak Demokrat Partinin olası barajı geçme şansını aza indirdi. Fakat yine de DP’nin barajı aşma ihtimalinin olduğunu söylemek zor olmasa gerek.

MHP’nin var olan tabanı baraja zaten yakın idi. Son seçimle meclis dışında kalması hasebiyle iç muhasebesini yapma fırsatı yakalayan MHP, AKP hükümeti döneminde normalde saçma sapan olan fakat tabanının hoşuna gidecek bazı çıkışlarıyla tabanını memnun etmiş görüntüsü vermektedir. O nedenle MHP’nin de barajı aşma ihtimali vardır.

Saadet Partisi, BBP, Genç Parti, SHP gibi partileri çok konuşmaya gerek yok. Onların zaten barajı geçme ihtimali görünmüyor. Genç Parti “acaba” dedirtse de Uzan ailesinin cebimizden çıkardığı milyar dolarları bu halk hemen unutmuş olmamalı diye düşünüp Genç Parti’nin barajı aşamayacağını tahmin ediyorum.

Sonuç olarak, MHP ve DP’nin barajı aşması halinde Meclis Aritmetiği elbette çok farklı olacaktır. Fakat aşamamaları halinde AK parti önceki seçimden de daha fazla milletvekili sayısıyla Meclisteki yerini alacaktır.

*Bu mitinglerin yapılış biçimi ve asıl amacı ciddi manada tartışmalıdır. Miting yapmak demokratik bir haktır ve buna kimsenin itirazı olamaz fakat bu mitinglerin kimler tarafından organize edildiği, hangi amaçlara hizmet ettiği irdelendiğinde ortaya bambaşka bir tablo çıkmaktadır. O nedenle bu mitingler tepkilere yol açmıştır.

Türkan Saylan Röportajı

Harikulade bir röportaj. Bakın Türkan Saylan sıkıştığı zaman nasıl da saldırganlaşıyor. Türkiye’deki bozuk zihniyet papağan gibi hep aynı şeyleri sayıklıyor. Cümleler o kadar benzer ki… Bu zihniyetin hemen tüm temsilcileri bilgisiz, slogancı ve faşist. Kendilerinden utanç duyduğumuz, dış görüntüleriyle bile midemizi bulandıran, Türkiye’deki hertürlü demokratik, çağdaş ve hukuki atılımın önüne set olarak çıkan bu tipler sadece kaos ortamlarında yaşama imkanı bulabildikleri için Türkiye’yi her fırsatta kaosa sürüklemeye çalışıyorlar. Bu tiplerin yaşam yerleri aslında yollarımızın altından geçen kanalizasyonlardır fakat geçmişten gelen faşist tutumlarıyla malesef Türkiye’nin en önemli yerlerini işgal ediyorlar. Bu faşistleri kanalizasyonlarına göndermek üzere üzerlerine sifon çekeceğimiz günlerin ümidiyle sizi röportajla başbaşa bırakıyorum.

turkansaylan.jpg
Fadime Özkan’ın Türkan Saylan’la yaptığı ve Star gazetesi’nde yayınlanan röportajı.

Cumhuriyet, bildiğiniz gibi monarşi olmayan, egemenliğin millette olduğu yönetim biçimi. Bu ülkede aksini talep eden mi var ki mitinglerin adı cumhuriyet mitingi?

Biz cumhuriyetten laik temelli demokrasiyi temsil eden cumhuriyeti algılıyoruz. TC, Cumhuriyet’i ilan etmeden meclisini kurmuş, önce demokrasinin temellerini atmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet de alt kavramlarıyla tehlikede.

Söylediğiniz gibi Cumhuriyet’i, milleti temsil eden Meclis ilan etti. İki ay sonra halkın iradesi sandığa yani meclise yansıyacak. Bu durumda cumhuriyet mitingleri nafile mi olacak?

Öyle şey olur mu? Sandık halkın gerçek düşüncelerini oylarına yansıtıyorsa gerçektir. 12 Eylül sonrası rejimin getirdiği yüzde 10 barajı ve dokunulmazlıklar var. Üçte bir oyla üçte iki çoğunluğu almış bir parti ‘ben sen bizim oğlan’ diye hareket etti. Ama ‘barajı atlayıp meclise gireyim de ne olursa olsun’ diyenlere de karşıyız.

YÖNETMELİKLER VAR

Mitinglerde toplumun bir kesimini dışlayan konuşmalar da yapıldı. Bu kamplaşmayı artırabilir mi diye endişelenip sorumluluk hissettiniz mi?

Ben bu sözlerinize asla katılmıyorum. Biraz sanal olduğunu düşünüyorum. O yüzde 35′e sorun bakalım memnun musunuz diye?

İki ay sonra sorulacak zaten.

O zaman konuşalım. Bizim karşıtlığımız bu hükümetin kadınlarımızı türban üzerinden siyasal İslam olarak kullanarak bizi milli görüşe çekmeyi hedeflemesinedir. Biz mitinglerde ‘elim kırılsaydı da buraya oy vermeseydim’ diyenlerle kucaklaştık. Orada bir sürü bizim okuma yazma öğrettiğimiz başörtülü kadınlarımız, annelerimiz, ablalarımız vardı.

Başörtülü kadınlardan bahsederken neden sadece okuma yazma bilmeyen ya da yaşlı kadınları alıyorsunuz? Genç, eğitimli, kentli, dünyadan haberdar, hayatını kazanan, başını da kendi iradesiyle örten çok sayıda kadın var bu ülkede?

Hayır, geniş bir kesim yok kardeşim. Ayrıca bu ülkenin yasaları, yönetmelikleri var. Atatürk’ün, laik cumhuriyetin çocukları olarak biz türbanın belli yerlerde siyasal simge olarak kullanılmasını kabul etmiyoruz. Bu yasal bir tavırdır.

TAVRINIZI BEĞENMEDİM

Yasalar insan eliyle yapılır ve her yasa da, hukuki olmayabilir. Önemli olan evrensel temel hak ve özgürlüklerdir biliyorsunuz…

…Benim insan haklarını savunduğumu herkes bilir.

Ben de biliyorum ve bu yüzden soruyorum: Kişinin doğuştan kazandığı, anayasal güvence altına alınmış haklarının elinden alınması haksızlık mıdır, değil midir?

Siz beni kendi fikirlerinize getirmeye çalışmayın. Bu şekilde sorgularsanız cevap vermem size.

Ben bunun konuşulabilir olduğunu düşündüğüm, buradaki çelişkiyi nasıl açıkladığınızı merak ettiğim için soruyorum.

Tavrınızı beğenmediğimi söylemek istiyorum.

Ama sorumu cevaplamıyorsunuz Türkan Hanım?

Bakın orada örtülü kadınlarımız da vardı. Çok hoştu. Hatta bir tanesine mikrofon tuttular. Dedi ki ‘Biz onlardan değiliz. Onlar zaten bizi sevmez.’ Ben o kızlarımızla bir öğretim üyesi olarak yaşadım senelerce. Nasıl o hale getirildiklerini, kurtulmak için ne çabalar verdiklerini, yüzlerine kezzap atmaya teşebbüs edenlerin üniversite kapılarında kavga çıkarttıklarını, o kızların büyük sıkıntı içersinde ‘bizi kurtarın’ dediklerini yaşadım.

BU İŞLER KOLAY DEĞİL

Merak ediyorum; yüzüne kezzap atılan kişi üniversite öğrencisiyse, yasal yolları neden kullanmıyor?
Nasıl yapsın? Bu işler kolay mı sanıyorsunuz. Dayak yiyen kadın karakola gittiğinde ‘kocandır döver’ demiyor mu karakol? Lütfen yani gerçekleri şey yapmayın. Siz star gazetesinden misiniz sahiden?

Neden? Size bunları soruyorum çünkü 18 yaşına gelmiş bir insanın kendi iradesiyle başını örtemeyeceğini söylüyorsunuz. Örterse de okuyamayacağını. Ben de bir insan ve kadın hakları savunucusunun bunu neden söylediğini anlamaya çalışıyorum.

Kardeşim, o üniversiteye gidemiyor da, ben asker olabiliyor muyum? Yapmayın yani. Bu ülkenin yasaları var. Yasalara uysun da isterse türban taksın, isterse ne yaparsa yapsın.

Peki, mitinge dönelim o zaman. Mitinglerde Cumhurbaşkanı adayı Abdullah Gül’den çok eşi Hayrunnisa Gül’ün türbanına tepki gösterildi ve…

…Hayır, ikisine de tepki gösterildi. Gül’ün geçmişi ortaya çıktı. O söylemleri söyleyen birinin Atatürk’ün, İnönü’nün temsil ettiği bir makamda olmasını ister misiniz?

Türkiye’yi temsil ediyor zaten, Dışişleri Bakanımız.

O politik bir şey. Bu politika üstü. Oraya gelen kişi de, eşi de artık birey değildir. Toplum nasıl gözükmek istiyorsa öyle temsil etmek zorundadır. Bu ülkede yasalara, çağdaşlığa aykırı küçük bir kitle her zaman olacak. Ama o ucun Türkiye’ye hakim konuma gelmesine asla izin veremeyiz. Buna ne derseniz deyin.

Türkiye’deki kadın nüfusunun yarısının başı örtülü. Onlar için konulan yasaklar eşleri için de mi işletilmeli?

Ama bakın… Siz provakasyona çok açık bir insansınız galiba.

Bunu nereden çıkartıyorsunuz! Benim işim soru sormak.

Bakın, başörtülü kadınlarla türbanlıları aynı kefeye koyamazsınız. Türban siyasal İslamcı bir davranıştır. 80′den sonra belli bir kadın vaiz ortaya çıkmış, kadınları ikna etmeye başlamıştır. Türban modamsı bir şey. Başörtülü kadınlara karşı değiliz. Anadolu’da analarımız, babaannelerimiz de başörtülü. Biz cumhuriyet kadını olarak yetiştik. Hiçbir örtülü anne de kızının örtünerek okumasından yana değildir.

Peki, o kız kendi iradesiyle başını örtmek isterse ne olacak?

İstiyorsa, istediği yola gidecek.

Başını örttüğü için okula gidemeyecek yani?

Başını örtmek istiyorsa gidemeyecek.

EV KADINI OLABİLİRSİN

Kızların okuması için yıllardır büyük emekler veriyorsunuz Türkan Hanım. Hem ‘haydi kızlar okula’ diyorsunuz, hem de bazı kızlara ’siz değil’ diyorsunuz. Bu nasıl mümkün oluyor? Burada bir çelişki yok mu?

Ben sizinle anlaşamıyorum. Ben kızların özgürlüğüne bir şey demiyorum. Erkekler nasıl kravatlı olduysa onlar da çağa uymak zorundalar. Size garanti veriyorum, bizim okuttuğumuz kızlarımızın hiç birisinin anne-babası kızının örtülü olmasını istemez.

Siz aileden, çevreden, üçüncü kişilerden bahsediyorsunuz. Ben kişiden, bireyden bahsediyorum. 18 yaşını aşmış, başını da kendi iradesiyle örtmüş bir insana ‘başını aç’ demek ya da örttüğü için cezalandırmak bana ayıp geliyor. Size gelmiyor mu?

Size gelebilir. Ama ben de diyorum ki ‘Kızım büyüyünce nasıl istersen öyle hareket edersin ama okulda bunu yapamazsın. Öğretmen olursan, memur, doktor olursan, siyasete girersen yapamazsın. Bunun dışında ev kadını olursun, işe atılır dükkan açarsın’. TC cumhurbaşkanlığında, parlamentosunda, eğitiminde, hastanesinde, okullarında bizi geriye götüren simgelerle olmayı kabul etmemiş. Laik düzen bu demek.

Peki, şu ayrıştırmayı konuşalım o halde. Türban ve başörtüsü arasındaki…

…Bakın, ben konunun uzmanı değilim ama uzmanların söylediğine göre vatandaşlarımızın örttüğü örtüyle bu bambaşkadır. Babaannelerimiz, köylülerimiz de başını güzel bağlayan kadınlarımız.

Kentli, eğitimli, genç bir kadına ‘başını kapatacaksan köylüler ya da babaanneler gibi kapat’ demek mi bu?

Babaannesi gibi bağlasın demiyoruz. Zaten başı bağlı anneler kızının başını bağlamasını istemiyor.

TELEPATİ YAPIYORUM

Aslında şunu soracaktım yarım kaldı. Bir bilim kadını olarak başka bilim kadınlarının çalışmalarını takip ediyorsunuzdur herhalde. Prof. Nilüfer Göle ve Prof. Elizabeth Özdalga ‘türban modern başörtüsü yorumu’ yani ‘çağdaş bir giyim’dir diyor?

Olabilir. Çiğdem Kağıtçıbaşı da var. İnanıyorum ki o kızlar içlerinden ‘Bunlar doğru söylüyor, biz kullanıldık’ diyor, biliyorum. Böyle bir telepati var. O çocukları sarıp sarmalayıp ‘kapıdayız, bir şey yaparsan gösteririm sana’ diye tehdit etmeye kimsenin hakkı yok. Onlara ‘bunu özgür irademizle yaptık’ dedirtmeye, benim hemcinsimi istismar etmeye kimsenin hakkı yok.

Hemcinsinizin neden bu kadar edilgen ve zayıf olduğunu düşünüyorsunuz? Öyle olup da size baskı gördüğünü anlatanlara hukuki yollar konusunda yardımcı olmuyor musunuz, bu vakalar kamuoyuna neden hiç yansımıyor?

Söyledim, karakola gittiğinde ne diyorlar. Kalacak yeri olmayan bir kız, öğrenci yurduna gittiğinde ‘Seni buraya alırız ama başını örteceksin, gece kalkıp merdivenleri sileceksin, şunu bunu yapacaksın’ diyorlar. Ağlayarak bize geliyor bu kızlar. Bunların farkında değilsiniz, türbanlı kadınları savunmaya çalışıyorsunuz.

Ben, bir insan hakları savunucusunun temel bir hakkın yasaklanmasını neden savunduğunu anlamaya çalışıyorum.

Ben bir doktor olarak onlara verilen fiziksel zararları tedavi etmeye çalışıyorum. Ama tabi ki tuzu kuru zengin, gidip de tesettür modalarına uymuş hanımefendilerin hakkını hiç kimse yemiyor bu Türkiye’de.

ASKER MiTiNGLERE KATKI YAPTI

Cumhuriyet mitinglerinden önce medyaya, TSK’nın STK’lar eliyle halkı meydanlara döküp darbe ortamı hazırlamayı amaçladığı yönünde belgeler yansıdı biliyorsunuz. Dönemin kuvvet komutanlarından Şener Eruygur da şu an mitinglerin başını çeken ADD’nin başkanı. Tüm bunlar zihninize soru işareti düşürdü mü?

Asla! Herkes bir görev yapar, ayrılınca vatandaştır. Biz Şener Paşa’yı herhangi bir asker olarak görmüyoruz. Doktor da olabilirdi. Darbeyle ilgili hiç bir açıklık yok. Zaten biz bağırdık ‘darbeye karşıyız’ diye.

Daha sonra da muhtıra için ‘iyi oldu’ dediniz.

Onu muhtıra olarak görmüyorum. Bu ordunun bir görevidir kardeşim.

Yurt içinde, dışında herkes muhtıra olarak değerlendirdi?

Bu bir uyarıydı. Siz istediğinizi söyleyin. Orduya karşı olanlar, özellikle AKP, AB’ye sürekli ‘ordudan bizi kurtarın, genelkurmay baskı yapıyor’ diyor. Bizim ordumuz bir yandan savaşır, sınırlarımızı korur, bir yandan cumhuriyeti ve laik düzeni korur, bir yandan da sivil toplum örgütü gibi çalışır. Anadolu’da Mehmetçik dershaneleri vardır. Dolayısıyla ordu gördüğü yanlışlıkları söyleme özgürlüğüne sahip. Biraz sert söyleyebilir. Buna da saygı duyuyorum. Ordu bizim de sözcümüz. Ben ne kadar konuşma hakkına sahipsem ordu da sahip. Sonuçta ben askerin açıklamasını muhtıra olarak değil bir katkı olarak görüyorum.

Neye katkı?

İnsanların meydanlara toplanmalarına bir nevi bir katkı yapmıştır. Birçok insanın uyanmasına neden oldu.

Siyonizmin Dünya Siyasetine Etkileri

1897 Yılı İsvicre`nin Bazel kentide yapılan ilk Dünya Siyonist Konğresi (World Zionist Organization- WZO) Yahudilerin geleceğini tayin etmesi bakımından önemli ve Yahudi tarihinin dönüm noktasını teşkil eder. Bu konğrede alınan kararlar asağıdaki gibi özetleyecek olursak, Ortadoğu da uygulanan politakaların hangi amaca yönelik olduğu konusunda fikir edinmiş oluruz.

Haham Reichorn`un, 1869 senesinde Prag`da Simon Ben`in Yehuda`nın mezarı başında okuduğu nutuk, 1897 yılında İsvicre`nin Bazel kentinde Theodor Heriz`in başkanlığında toplanan, ilk Siyonizm kongresinde, Museviliğin doktorini olarak kabul ediliyor. Kongrede Allah`ın İsrail hükemasına vaadettiği, dünya hakimiyeti davasından kasıt edilen terakki ve Hıristiyanlara karşı kazanılan zaferler dile getiriliyor. Filistinde kurulması planlanan yahudi devletine hizmet için ant içiliyor. Başlıca bankalar, bütün dünya borsaları, bütün kredi kaynakları ve altının Yahudilerin elinde bulunmasının önemine değiniliyor. Önemli ve büyük kuvvetlerden kabul edilen basın, matbuat, tiyatro, sinema ve buna benzer tüm sanat dalları elimizde ve bizim kontrolümüzde bulunmalıdır deniyor. Demokratik rejimi övmek suretiyle, Hıristiyanları siyasi partilere ayırarak, milli birlikleri bozulup, aralarına nifak sokulmasının önemine işaret ediliyor. Sosyal adalet ve eşitlik adına köylüler kışkırtılarak, büyük çiftliklerin parçalanması isteniyor. Toprak sahibi köylülere yüksek faizle krediler verilerek, topraklar ipotek edilip, gayrimenkül edinilmesi tavsiye ediliyor. Altını kasalara çekerek, kağıt paranının piyasaya sürülmesi ve para değerinin Yahudilerce belirlemesi isteniyor. İşçilere yüksek ücret vaad ederek, bir taraftanda da zaruri ihtiyaç maddelerinin fiyatlari yükseltilip, daha çok gelir elde edilmesi planlanıyor.

İç huzuru bozacak ihtilaller tasarlanması, papazların rencide edilmesi, kiliseyle halk arasına ayrılık ve nifak sokulması tavsiye ediliyor. Bütün önemli mevkilere adamlar yerleştirilerek, Musevi olmayanlara avukat ve doktor tedariki öneriliyor. Bilhassa neşriyat ve tedrisatı istismar ederek, Museviliğe hizmet eden fikirler neşredilip, propoğanda tavsiye ediliyor. Erkek ve kızların Hıristiyanlarla evlenmelerine mani olunmaması fakat, kendi külütür ve manevi değerlerine bağlı kalınması öneriliyor. İktisadi hayatı kontrol altına alarak, siyaset ve örf üzerinde büyük tesirler gösterecek hürriyet fikrinin yayılması isteniyor. İhtiyaç halinde, gizli faaliyetler yaparak, hareket planı ve konak yeri saklanan, gizli istikbarat gücü kurulması isteniyor.( MOSAD kuruluyor ) Hükümet ve devlet adamlarına kanca atarak onları ve siyasti yönlendirip tahakküm altına alınması isteniyor. Her tarafta ayrılıkçı, terörist hareketlere destek verilmsine karar veriliyor. Filistin topraklarında Yahudi bir devlet kurulması için, her şeyin feda edileceğine dair yemin edilip, konğrelerin devamına karar kılınıyor. Bildiğim kadarıyla 1897 den 2004 yılına kadar geçen süre için de 40 kadar kongre icra edilmiştir.

Dünya Tarihinde benzeri görülmemiş bir metodla, DEVLET kuruluşunu gerçekleştiren bu konğrelerde alınan kararlar halen uygulanmaktadı r. Dünya hakimiyeti davalarına giden yolda, önlerine çıkan tüm engelleri bertaraf edecek, her yol ve her vasıta Yahudilerce mübah ve sevap sayılmaktadır. Başka dinler ve kültürler tarafından yapılması günah sayılan bütün eylem ve davranışları, siyonistler sevap olarak kabul ederler. Yalan söylemek, Yahudi olmayanları öldürmek, hırsızlık, iftira, ırza tecavüz, kadın ticareti vb ahlak ve vicdanın kabul etmediği fiilleri işlemek siyonizme hizmet olarak kabul gören iyi amel olarak değerlendirilir. Cihan tahtına oturmalarını sağlayacak olan mali oyunlar, borsalar ve bankaların kontrolünü ellerinde tutmak onlar için hayatı öneme haizdir.

Yukarıda ana hatlarıyla anlatmaya çalıştığım konğrelerde kabul edilen ilkeler yavaş, yavaş hayata geçirilerek, günümüz insanlığının başına bela olan terörist İsrail devleti yoktan var edilmistir. 1 ve 2. Konğrelerde alınan kararları yukarıda olduğu gibi özetledikten sonra, gelecek bölümlerde konğrelerde alınan onemli kararlara değinerek yazı dizimizi devam ettiremeye çalısacağım.

II. Bölüm
15-18.Agustos1898` Isviçre`nin Bazel kentinde toplanan 3. konğrede Theoder Heriz` konusmasına: 18.Ekim.1898 Istanbul ve 2.Kasım.1898` de Kudüste Alman İmparatoru Wilhelm`le yaptığı görüşmeyi anlatarak başlar. Siyonizmin devlet başkanları seviyesinde ilgi görmesinin önemine işaret ederek, hazırladığı rapuru üyelere sunar. Aynı raporda o günlerde Romanyada Yahudilere yapılan baskılar dile getirilir, Romanya yahudilerinin bir kısmının Kudüse göç ettirilmesini ister. Kudüse göç edenlerin istihdamı ve ekonomik durumlarının iyileştirilmesi için Londrada ANGLO PALASTIN adında bir şirket kurulması karara bağlanır. 1902`de Londra`da kurulan bu şirketin adı BANK L`UMI olarak değiştirilip merkezi Tel-Avive taşınır ve halen aynı isimde bir Banka olarak faliyetini sürdürmektedir.

26-30.Aralık. 1901 yine Bazelde 4. kongre toplanır. Heriz konuşmasına 15.5.1901 de İstanbul da Yıldız Sarayında Sultan II.Abdulhamit` le yaptığı görüşmeyi ve kolonilerin faaliyetlerini anlatarak söze başlar. Filistin`deki iskan çalismaları için 250.000-bin dolarlık bütce ister. Theodor Heriz, Yıldız Sarayında II. Abdulhamit`e İspanyadan kovulan Yahudilerin Osmanlı memleketlerine kabul edilmesinden duyduğu şükranı ifade ederek sıkıntılarını anlatır. Sultan`a Osmanlı idaresinde bulunan Filistin`de Yahudilere mülk edinme hakkı tanıdığı taktirde, Osmanlı Devletinin tüm dış borçlarını ödeyeceklerini, Avrupa kamu oyunu padişah lehine çevirip ve o sırada devleti meşgul eden Ermeni meselesinde yardım edebileceklerini söyler. Sultan Heriz`i dinledikten sonra onu uyararak her hangi bir işe karışmaması tavsiyesinde bulunup, teklifini reddeder. Bu dönemde Filistine yerleşmek isteyen Yahudilere ciddi bir kısıtlama sözkonusudur. II.Abdulhamitten yüz bulamayan Heriz, vakit kaybetmeden içte ve dışta Sultanın aleyhinde kampanya başlatarak, Ermenileri kışkırtıp 1905 `de başarısızlıkla sonuçlanan suikast girişimini örgütler. Suikast girişiminden sağ kurtulan II. Abdulhamit, Siyonizmin karanlık güçlerle girdiği politik işbirliği kanalıyıla 1909` da, Jön Türkler vasıtasıyla tahttan indirilir, İttihat ve Terakki iktidara getirilir. Böylece Filistine yerleşmede karşılaşılan sıkıntı da giderilmiş olur.

Yahudilerin Filistine yerleşmelerinden yana siyaset izleyen İngiliz devlet admı ve aynı zamanda başbakanlıkta yapan Josheph Chamberlain, Uganda veya Dogu Afrikada geçici, otonom bir Yahudi idaresine sıcak bakar ve Ugandayı tamamen onlara vermeyi teklif eder. Siyonistler Filistinde ısrar ederek teklifi geri çevirmişlerdir. Yahudilerce baş tacı edilen Chamberlain Yahudi yanlısı tutumuyla, Balfour deklerasyonunun ilanına sebep olan ortamı hazırlayan kişidir.

1-14.Eylül.1921 Karlsbad Cekoslovakya Araya 1. Dünya harbininde girmiş olmasından dolayı 7. Siyonist konğresi tehirli toplanır. Gündemin en önemli maddesi 2.11.1917`de İngiliz diş işleri bakanı sıfatıyla Arthur James Balfour imzasıyla, Yahudi banker Lord Rotchil`e yazılmış, Yahudilere Filistin de bir devlet vaadeden Belfour deklersyonu, gündemin ana maddesidir. Bu deklerasyon Siyonist hareketin başarı ve dönüm noktası olmuştur. Konğrede tartışılan gündem maddelerinden kısa bilgiler vercek olursak.
a) Belfour Deklerasyonu.
b) Filistinin Türklerden alınıp İngiliz işgaline uğramasını sağlamak.
c) Rusyada desteklenen “Bol Şevik“ ihtilalinin başarılı olmasında yardımcı okmak.
d) Ukraynada Yahudiler aleyhine yürütülen kitle hareketleri
e) 1920`de Londrada kurulan “Keren Hayesod“ adlı finansman şirketinin sağladığı mali destek.
f) Siyonist harekatin Amerikada geliştirilip güçlendirilmesi.
g) İngilizler tarafindan Filistinde kurulan manda idaresiyle ilişkiler.
h) Kudüste İbranice dili ile eğitim yapan Üniverste kurulması fikri.
i) Filistinde kurulan yahudi ajansı ( JEWISH AGENCY ) faaliyetleri ( bugünkü MOSAD )

Savaş sonrası durum ve Balfour deklerasyonun sağladığı destekle, Almanyada bulunan hareket merkezi İngiltereye taşınarak, İngiltere Siyonist harekatın kalbi sıfatını kazanmıştır. Fakat daha sonraları İngilizlerin, Filistinde kurduklari manda idaresiyle Yahudilerin arası açılmıstır. Manda idaresi giderek sertleşen tutum izlesede koloniler için bazı kararlar almıştır. Kongre başkanı Chaim Weizman İngilizlerin tutumunu eleştirmiş olsada eleştiriye karşı çıkan gurup, İngilizlerin desteği olmaksızın hiç bir başarı sağlanamayacağı ve İngilizlerle ilişkilerin acilen düzeltilmesi gerketigini savunarak, ilişkilerin düzeltilmesi için karar aldırtmıştır.

Mayıs 1936`da İngiliz Hükümetinin, Viscount Peel başkanlığında kurduğu bir komisyon, Filistinli arapların Yahudilere karşı saldırılarını önlemek için, Filistinin bir bölümünde Yahudi devletinin ilan edilmesine sıcak bakmışlardır. Siyonistler ise, Filistinin Tamamı dahil, Ürdünü de (Transjorden) içine alan bir devlette ısrar ettiler. Yaklaşan II. Dünya harbi nedeniyle, İngilizler Yahidilerle ilişkilerinde biraz mesafeli durarak, işgal altında bulunan Filistine olan göçe sınırlama getirmişlerdir. Diğer taraftan Amerikada Siyonis hareket II. Cihan harbi esnasında iyice güçlenerek, hükümet ve devlet adamlarına tesir edeblimiştir. 1942`de Niwyork`ta yapılan Siyonist Konferansta, Amerikanın desteğini sağladıkları için, İngilizlerin Filistin Topraklarını dört `konton` a ayırma (Yahudi-Arap – Kudus-Negev) planını kabul etmediler. II. Dünya harbinde, Nazilere karşı müttefiklerle ittifak eden Siyonistler, Almanyanın destkeledigi Filistin Araplarına karşı savaşarak, tekrardan İngilizlerin desteğini sağlamış oldular. Harbin sonu bir anlamda Filistinde, İngiliz-Yahudi- Arap hesaplaşmasının başlangıcı olmuştur.

III. Bölüm
II. Dünya Harbinden sonra 22. konğre 9-24.Aralık.1946 Bazel-İsvicre de tekrar toplanır. Nazilerin Yahudi soykırımı ve durum değerlendirmesi yapılır. Konğre de İngilizlerin, Filistin de dört konton, federatif yapılanma fikri olan Marrison – Grady Planı rededilir. Siyonist başkan Weizman, Amerikan başkanı Harry Truman`ın yahudilere olan desteğine güvendiği için, yıllarca kullandıkları İnglizlere karşı çıkar ve teklifi kabul etmez. Federasyon değil bağımsız devlet taleplerinde ısrar eder.

1897 Bazel`de kuruluşu ilan edilen Yahudi devletinin adım, adım ilerleme kat ettiği önemli tarihleri şu şekilde verebiliriz. 1917 Balfour deklarasyonu, 1922 “Manda idaresi“, 1947`de devletin adının İsrail olarak ilanı, 14.Mayıs 1948 İsrail Devletinin kuruluşu tarihin dönüm noktasıdır. 1949 ise “Ayıbalığı Avı“nın sonu olan İSRAİL Devletinin Birleşmiş Milletler üyeliğine kabul edildiği tarihtir. Bugün dünyada tek örnek olan şeriat düzeniyle yönetilen totaliter bir devlet, birleşik devletler eliyle kurulmuş olur.

İsrail Devletinin ilk başbakanı olan Ben Gurion, II. Abdulhamit idaresine karşı, içerideki azınlıkları örgütleyen, İstanbul Hukuk Fakültesi mezunu çok iyi Türkçe konuşun başbakandı. Ayrıca İsrail`in ikinci Cumhurbaşkını olan, Ben Zwi de Ermeni ve diğer azınlıkları örgütleyip kışkırtanlardan birisidir. Yahudi devletinin kurulmasında en büyük engel Osmanlı İmparatorluğu olduğu için, bu engel bir şekilde bertaraf edilmeliydi. Bu amaçla 13.5.1901 de II Abdulhamit le mutabakat sağlayamayınca, o tarihten sonra Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı için sürdürülen yoğun faliyetleri, Ben Gurion ve Ben Zwi organize etmişlerdir. Bu iki zat, Osmanlının gerçek cellatlarıdırlar.

Siyonizm Hareketi, İsrail Devleti kurulduktan sonra ilki 14-30.Agustos. 1951` de olmak üzre, 23 ten 30`a kadar olan konğrelerini Kudüs`de yapımıştır. Bu konğrelerde alınan kararlar bugün İsrail`in yürüttüğü politikaların esasını oluşturur. Konğrelerde alınan en öncelikli kararlar arasında, İsrail devletinin, Siyonist faliyetleri gevşetmemesi oluyordu. Ve yine bütün cihanı bu güne kadar idare eden, büyük bilgin ve önderlerin tuttukları yoldan ayrılmadan “Nusha-i Kübra“ hedefimiz olmalıdır deniyordu. Siyon önderlerinin dünya siyasetinden hiç bir zaman elinizi çekmeyiniz uyarısını dikate alarak, “Görünmeyen Güç“ olmaya devam etmeliyiz deniyordu. Çünkü “Görülmeyen Gücü“ hiç kimsenin yıkamayacağı, hiçlikten yaratılan İsrail devletinin nihai hedef olamadığı, Allah’ın yeryüzünde bize vaadettiği cihan hakimiyeti davasına koşarak gidelim deniyor ve bazı kararlar alınıyordu.
a) Yahudi halkinin İsrail merkez olmak şartıyla birliği ve bütünülüğü.
b) İsrail`in devlet olarak varlığının devamı ve kuvvetlendirilmesi.
c) Kendi Aramızda Peygamber idealleri ve adaletinin temeline dayalı bir sulh uygulanması.
d) İsaril e Yahudi göçünün hızlandırmak ve yeterli durma getirmek.
e) Yahudilerin İbranice öğrenmelerini teşvik ve temin etmek.
f) Yahudi halkının eğitiminin İbrani Dili ile yapılması.
g)Yahudi ruhu ve kütlür değerlerinin korunarak hakların her yerde muafaza edilmesi karara balanıyor.

1982 Kasımında Kudüs te yapılan 30. Dünya Siyonist Konğresinde, başkan Arye L. Dulzin bütün sıkıntılara rağmen savunmadan ve entellektüel faaliyetlerden vazgeçmemelerini tavsiye ediyor. Sabır ve tahammülün başarıyı sağlayan en etkili silah olduğunu hatırlatıyor. Dulzin, İsrail devletinin durum ve tutumunun “Diaspora“daki ( İsrail sınırları dışındaki Yahudilre DİASPORA denir) Yahudilerin durumuna sirayet edeceği gorüşünden hareketle, “Isail siyonist ve moralist oldukça, dışardaki Yahudiler de Siyonist kalacaklar, moral ve ruhi yönden gelişeçekler“ diyor ve bundan sonraki konğrelerin, İsril dışında yaşayan Yahudilerin bulunduğu ülkelerde yapılmasını tavsiye ediyor ve 31. konğrenin Viyanada yapılması kararlaştırılıyordu.

İsrail`in yeni hedefleri askeri ve siyasi organizasyonla ilgilidir. Bu bakimdan İsrail dışında bulunan Yahudilere, Siyonist politik hareketleri için görevler veriliyor. Dışarıda bulunan Yhudilerin bu hizmetleri, İsaril için hayati önem taşiyor. Siyonizm davası Yahudiliğe kendi kaderini, kendisine çizdiren ve onu başkalarının elinde piyon olmaktan kurtaran bir hareket olarak değerlendirilmelidir. Fakat bütün bunlarla berarber, Siyonizm henüz hedefine varmış olarak görülmüyor. Siyonizim İsrailin kuruluşunda öncül olduğundan hareketle Yahudi milletinin kendine olan güvenini sağladı deniyor.

19. Asrın ortalarında Theodor Heriz`in önderliğinde siyasi olarak başlatılan Siyonist hareket, 1948 `de bugün dünyanın başına bela olan “Terör Devletini“ İsraili doğurmustur. Bir asır öncesinden bankaların, borsaların, kredilerin, basının, tiyatroların kendi denetimleri altında olduğunu idda eden Siyonizm; Şimdi de bütün dünyanın kaderinin kendi ellerinde olduğunu idda edecek kadar küstahlaşmıştır. Güç ve cesaretini rüşvet, entrika, terör ve tehditlerle ısbat eden ve böylece millet ve devletleri sindirme yollarına başvuran Siyonistler, her zaman, her yerde insanlığı aldatarak, masum ve mazlum millet olduklarını beceriyle kabul ettirmişlerdir. Gaye için her vasıtayı mubah gören Yahudilik, bazan komünist, bazan liberal, bazan demokrat, bazan kıralcı ve bazanda cumhuriyetçi olabilmiştir. Fakat o her zaman ajan, muhbir, casus ve provakatör olarak, günümüzde de faaliyetlerini sürdürmektedir. Amerikanın eski başkanı Bill Clinten gerçek tehlikeyi bildiği için, gelişen olaylarda dikkatlerin Yahudi oyunları üzerine odaklanmasına çalışmıştır.

Peygamberleri öldüren ve Allah ( cc ) tarafındanda lanetlenmış kavim olan İsrail ogulları, Hıristiyan ve İslam dünyasını güçsüz bırakmak için, aralarına mesep fitnesi sokarak önce ümmet birliğini bozmuştur. Yer yüzünün dini inançlar üzerine kurulu tek Yahudi Şeriat devleti İsrail dir. M.S. 70 de Yahudileri Filistinden çıkaran general Tutis ve Hıristiyanlardan tarihi intikamını almış vede Hıristiyanları n sempatisini kazanmıştır. İsrail devletinin ideolojisi kin, öfke ve nefret üzerine kurulu felsefeler içermektedir. Hıristiyanlardan sonra sıra araplar ve müslümanlara gelmiştir. Bu konuda iki düşmanı birbirine kırdırarak intikam paronoyasını tatmin etmek istemektedir. Önce araplar arasında birliği bozarak, Filistine gelmesi muhtemel yardımların önünü kesmiştir. Mısır örneğinde olduğu gibi, arap alemi ve İslam ülkeleriyle diplomatik ilişkiler kurmayı`da başarmıştır. İsrail bolgede sürekli huzursuzluk üreterek Lübnan da aynı ırktan olan Araplarla Hıristiyan Müslüman çatışmasının provasnı yapmıştır. Hiç bir amaca yönelik olmayan İran, Irak savaşını tezgahlayıp Şia, Sunni çatışması yaratarak İslam birliğini parçalamıştır. En tehlikeli gördügü beyinsiz Saddamı, ajanları vasıtasıyla kışkırtarak Arap dünyasının Tek Lideri olarak doldurup, Kuveyti işagal ettirip, bölgede oluşan huzursuzluk ve istikrarsızlık ortamından her firsatta faydalanmasını bilmiştir.

Siyonizmin dünya siyaseti üzerindeki kanlı eli bilinmesine rağmen ne Birleşmiş Milletler, nede başka bir kuruluş hesap sorma cesaretini gösterememiştir. Aksine Yahudiler yurtlarından ve İspanya gibi ülkelerden sürülerek, Nazi zulmüne maruz kalan mazlum millet olarak kabul edilirler. Hiç bir kimse çıkıpta bukadar masum bir millet olsaydınız gittiğiniz ülkelerden sürülmez, himaye görürdünüz diye sormamıstır. Bence Siyonistlerin dünyada çevirdikleri entrikaları bilip sesiz kalan liderler, onlara olan sempatilerinden değil, korkularından dolayı sesiz kalmaktadırlar. Çünkü bugün dünyanın en güçlü lobisi Yahudi lobisidir. Kimi liderleri ya para karşılığında satın almışlar, yada tehdit ve santajla kendilerine boyun eğdirmektedirler.

IV. Bölüm
Yakın Tarihe bugüne dönecek olursak dünyada Müslümanlar ve İslam aleyhinde yürütülen kampanyaların altında da Siyonist hareket bulunmaktadır. Uluslararası camiada İslamın prestijini sarsarak, İslamla terör özdeşleştirilmek istenmektedir. 11-Eylül hadisesine dönecek olursak, öylesine çaplı bir olayı, zora gelince başını deve kuşu gibi kuma gömen entarili Bin Ladin`le dört sümüklü arabın organize edeceği bir iş olmadığını dünya alem bilmektedir. 11-Eylül hakkında oluşan kanaat CIA veya MOSAD`ın parmağı olmaksızın böylesi büyük çapta bir organizenin yapılamayacağıdır. Al Kaide neden can düşmanı kabul ettikleri Yahudilere ayit işyerlerine, İsaril hedeflerine, elçilik veya temsilciliklere saldırıda bulunmuyor? İsrail hedeflerinin cok iyi korunduğu idda edilecek olursa en az Pentagon kadar iyi korunduğu kabul edileblir. İnsanın Bin Ladin ve Kanlı örgütünüde Siyonistlerin yönlendirdirdiği ihtimalini düşünesi geliyor. 11-Eylül ve sonrasında teröristlerin saldırılarına maruz kalan ülkelere baklırsa, daha çok Yahudilerin intikam almak veya İslam fobisi yaratmak istediği ülkeler hedef alınmaktadır, İspanya örneğinde olduğu gibi.

Son Danimarka olayı ve Bill Clinton`ın mesajina dönecek olursak, kontrolden çıkma ihtimali yüksek olan tepkilerin önlenmesi için Danimarkanın takındığı tavır anlaşılır gibi değil. Basın ve ifade özgürlüğü arkasına sığınarak, kendini beğenmiş bir tavırla, 1.5 Milyar Müslümanın duyarlılığını görmemezlikten gelmenin altında başka neden aramak lazım gelir. İdda edildiği gibi gerçekten basın özgürlüğüne saygı duyluluyorsa, karikatürleri yayınlayan, Jyllands Posten gazetesinin olaylara sebep olan kültür müdürü Filemming Rose` nin işine neden son veriliyor? Aslında Flemming Rose de kendisini piyon olarak kullananlara imalı bir mesaj vererek, görevini tam olarak yerine getirmediğini, işinden ayrılmadan, gider ayak, İran`ın Yahudilere uyguladığı idda edilen soykırımı karikatürize edip işten ayrılmak istiyor. F. Rose neden sorumsuz davranıyor? Yahudi hayranı bir kişi olarakmı? hatırı sayılır para aldığı içinmi?, yoksa kendisi Yahudi olup davasına hizmet etmek içinmi karikatürleri yayımladi? Aslına bakılırsa Bill Clinton gibi F. Rose`da, gizlilik ve ima içerikli bir mesajla adresi açıkladı. F. Rose`nin Yahudilerle olan ilişkisi iyice araştırılıp ortaya çıkarılmadıça konu aydınlanamaz.

Eski başkan Mr. Clinton`ın Arafatı muhatap alıp, İsrail, Filistin sorununu barışcı yollardan çözme girişimi Siyonistleri hosnut etmemiştir. Başkanı istedikleri gibi etki alanına alamayan Siyonistler, onu para karşılığın da satın alamadıkları gibi, Mr Clinton tehditleri de ciddiye almayıp, inandığı istikamette yola devam ettiğini düşünüyorum. Mr. Clinton dönemi Sovyet blokunun parçalanma sürecine tesadüf etmesine rağmen, Balkanlar hariç genelde sakin bir dönem geçirildi. Bence sözkonusu sukünette Bil Clinton`in dünya görüşü ve siyaseti önemli rol oynamıştır. Fakat Yahudi bu, boş dururmu Monica Lewinsky`i Clinten`ın sadece oval ofisine değil, yatağına kadar sokarak, başkanı küçük düşürme koplosundanda ıstediği sonucu alamamıştır. Bil Clinton taşıdığı sorumluluk gereği, kariyerine etki edecek ve dünyanın gözünde küçük düşürme komplosuna rağmen, taviz vermedi mahkemede hesap vermeyi tercih etti. Bill Clinton umarım Siyonist ve Yahudi oyunlarına cesaretle karşı koyabilen güçlü ve cesur bir lider olarak tarihte ki müstesna yerini alıp, hafızalarda kalacaktır.

Danimarka başbakanı Rasmussen’i ne gibi bir komployla satın aldılar tesbit etmek çok zor görünüyor. İfade ve basın özgürlüğü kisvesine sığınarak, ülkesinin hem ekonomik ve hem de dış itibarını zedeleyen gelişmeler karşısında sorumsuz davranabilmekte. Bill Clinton`dan farklı olarak kendisi ve ailesinin hayatı sözkonusu olabilirmi bilemem. Rasmussen`in bu kadar sorumsuzca yaklaşımını, aşırı dindarlık, yada Yahudi hayranlığı gibi sebeplere bağlamak, çok basit ve gerçekçi bir gerekçe olarak görünmüyor bana.

Kanaatime göre çagımızda anti Siyonizm ve anti Semitizm`in en sönük devrini yaşadığı bu dönemde, Hıristiyan ve Müslümanlar arasında vuku bulacak bir çatışma ve gerginlik, en çok Yahudilerin işine yarayacaktır. Siyonistler oluşacak fırsatları çok iyi değerlendirerek, dünya hakimiyeti davalarına daha kolay zemin hazırlayacaklardı r. Oynanan oyunun gayesi, Siyonist harekete düşman olarak gördükleri iki dini, Hıristiyanlık ve İslamı birbirine kırdırarak zayıf ve etkisiz hale getirmektir.

Hıristiyan ve Müslümanlar olaylara aklı selime uyun hareket ederek, Siyonist oyunlarını bozarak, sorunları dialoğ içinde çözmelidirler. Yakıp yıkmak, kırıp dökmek, dünya barışını tehlikeye sokmaktan başka, Yahudilerin ekmeğine kaymak ve bal sürmek olur. Yapılması gereken, bütün bu olaylarda İsrail`in oynadığı rol açığa çıkartılarak, İsrail`in yeryüzünün şeriatla yönetilen tek terorsit devleti olduğunu bilmek ve 10.Kasım.1975 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kararı ile, Siyonizmin bir çeşit ırkçılık ve ırk ayrımı politakaları savunduğu için 3379 sayılı kararla Siyonizmi ırkçı olarak nitelendirmiş olduğu gerceğini dikkate alarak ilişkiler geliştirilmelidir. .. SON

Metin YAZAREL

Kaynaklar:
Nature of Anti-semitism History of Jewihs in Engeland.
The Politics of Anti-semitism by Alexander Cockburn.
The Case Against Israel by Michael Neumann.
They Dare to Speak Out People and Institutions Confront Israel ’s Lobby by Paul Findley.
The Holocauts Industry: Reflections on the Exploitation Of Jewish Suffering, New Edition by Norman G. Finkelstein.
The Israeli Holocaust Against the Palestinians by Michael A. Hoffman.

Metin YAZAREL

MİT’in misyonerlik raporundaki şok isimler

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerini anlattığı yazıda, Profesör Türkan Saylan’ın da adı geçiyor. Yazıya göre, Türkiye’deki bazı Amerikan okullarının kurucusu olan Amerikan Bord Heyeti, bu faaliyetini SEV vakfı eliyle yürütüyor.

“Kuruluşumuzdan beri Atatürk ilke ve devrimlerini korumayı ve çağdaş eğitim yoluyla çağdaş insana ve topluma ulaşabilme ilkesini kendimize misyon belirledik. Amblemimizde Mustafa Kemal Atatürk’ün yüzünün arkasında bir genç kızın ve bir genç erkeğin hatları vardır. Ve bir yanında bütün toplumun bir ok ucuyla ileriye gidişi simgelenir.”

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Profesör Türkan Saylan, başında bulunduğu derneği, “Güneş Umuttan Şimdi Doğar” kitabında işte bu sözlerle anlatıyor. Ama, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir süre önce Başbakanlığa sunduğu ve Türkiye’deki misyonerlik faaliyetlerini anlatan bir raporda, Türkan Saylan’ın ismi ve başında bulunduğu dernek de yer alıyor.

Ülkemizde bir süredir misyonerlik faaliyetlerinin yoğunlaştığı tartışılıyordu. Geçtiğimiz ay, başında Sinan Aygün’ün bulunduğu Ankara Ticaret Odası bir “misyonerlik raporu” yayımladı. Rapora göre, görünüşte Hıristiyanlığı yayma amaçlı görülen misyonerlik faaliyetiyle, Türkiye’de etnik ayrımcılık ve dini ayrımcılık körüklenmekteydi. Rapor, “Asıl hedef devletin üniter yapısıdır” demekteydi. Misyonerlik faaliyetlerinin Ankara’da yolaçtığı rahatsızlık, yakın zamana kadar Başbakanlık Müsteşarı olarak görev yapmış olan Ahmet Şağar’ın bu konudaki demeçleriyle sürdü, misyonerlik yapan yabancı kuruluşlar hakkında yayınlar yapıldı.

Ancak Aksiyon’un ele geçirdiği bir belge, halen sürmekte olan misyonerlik tartışmasına yepyeni bir boyut getiriyor. Milli İstihbarat Teşkilatı İstihbarat Başkanı Cemal Uzgören imzasıyla 24 Nisan 2001 tarihinde Başbakanlığa gönderilen iki sayfalık yazıda, sürpriz isimler yer alıyor.

MİT’in yazısına göre, Hıristiyanlığın bir kolu olan Protestanlığın Türkiye’de yayılması için faaliyet gösteren Dünya Kiliseler Birliği’nin ülkemizdeki temsilcisi durumundaki Amerikan Bord Heyeti, bu faaliyetini Sağlık ve Eğitim Vakfı eliyle yürütüyor. Yazıda Amerikan Bord adına Türkiye’de faaliyet yaptığı belirtilen Sağlık ve Eğitim Vakfı’nın mütevelli heyetinin başında ise Gülseven Yaşer’in kocası Yaşar Yaşer bulunuyor.

Yazıda, doğrudan Amerikan Bord ile bir ilişkisi olup olmadığı belirtilmemekle birlikte Profesör Türkan Saylan’a ve onun başında bulunduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne de genişçe yer veriliyor. MİT’in yazısında Profesör Türkan Saylan’ın annesi Lili Mina Raiman’ın aslen Hıristiyan olduğu, 1936’da Leyla ismini aldığı belirtiliyor. İşte büyük tartışmalara yol açacak olan MİT’in iki sayfalık raporu:

“Dünya Kiliseler Birliği temsilcisi olarak 1830’lu yıllardan beri ülkemizde faaliyet gösteren Amerikan Bord Heyeti’nin, Protestan mezhebini benimseyen bir kuruluş olduğu, din eğitimi ve sağlık hizmetleri konularında faaliyet gösterdiği, bünyesindeki Protestan kilisesi ve Kitab—ı Mukaddes (Bible House) şirketi aracılığıyla Protestanlığın yayılması için uğraş verdiği öğrenilmiştir.

Üsküdar Amerikan Lisesi, Üsküdar SEV İlköğretim Okulu, İzmir Amerikan Lisesi, İzmir SEV İlkoğretim Okulu, Tarsus Amerikan Lisesi, Tarsus SEV İlköğretim Okulu, Gaziantep Amerikan Hastanesi ile bağlantısı bulunan Amerikan Bord Heyeti’nin sağladığı eğitim hizmetlerinden dolayı Milli Eğitim Bakanlığı’na, sağlık hizmetlerinden dolayı Sağlık Bakanlığı’na, dini çalışmalarından dolayı ise Diyanet İşleri Başkanlığı’na karşı sorumlu olduğu tespit edilmiştir.

Ayrıca faaliyetlerini yabancı müessese sıfatıyla yürüten ve son yıllarda yeni mülk edinmeyen Amerikan Bord Heyeti’nin tasarrufu altındaki mülklerini de Sağlık ve Eğitim Vakfı’na (SEV) devrettiği ve halihazırda faaliyetlerini SEV aracılığıyla yürüttüğü intikal eden bilgilerdendir. Öte yandan Amerikan Bord Heyeti’ne bağlı olarak faaliyet gösteren Kitab—ı Mukaddes şirketinin yöneticisi olan Süryani Asıllı Emanuel Bağdaş’ın, Türkiye Ermenileri Patriği Metrof Mutafyan ile Fener Rum Patriği Bartholomeos Arhondonis’in Haziran 2000 ayı içinde yaptıkları görüşmede vardıkları mutabakat gereği, 17 Ağustos 1999 yılı Marmara depremi ardından ortaya çıkan Kiliseler arası deprem yardım komisyonu başkanlığı yaptığı öğrenilmiştir.

Amerikan Bord heyeti ile aynı adreste faaliyet gösteren Sağlık Eğitim Vakfı’nın ise ülkemizde sağlık, eğitim, kültür kurum ve kuruluşlarına yardım amacıyla 1968 yılında kurulduğu, vakfın üye sayısının yaklaşık 12 bini bulduğu, üyelerinin Amerikan Bord heyeti ve SEV’e bağlı okullardan mezun olan şahıslardan oluştuğu, 1999 yılı itibariyle 15 trilyon TL’yi bulan malvarlığına sahip olduğu yönünde duyumlar alınmıştır.

Başkanlığını Gülseven Yaşer’in yaptığı Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) ile Amerikan Bord Heyeti ve SEV koordinasyon içerisinde olup, ÇEV deprem bölgesinde eğitim ve öğretim evi projesi hazırlayarak Amerikan Bord’dan yardım talebinde bulunmuştur. ÇEV, ayrıca üç bine yakın öğrenciye burs vermektedir.

Başkanlığını Profesör Türkan Saylan’ın yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği hakkında, Atatürk İlke ve İnkılaplarını kalkan olarak kullanıp, bir çok kişi ve kuruluştan yardım adı altında para topladığı, ilgili bakanlıklardan izin almaksızın yurtdışından yardım aldığı, hiç bir yasal dayanağı olmadan kamuoyuna kendisini sivil toplum kuruluşları birliği olarak tanıtan çeşitli dernek ve vakıflarla işbirliği içerisinde oldukları yönünde yapılan ihbarlar sonucu denetime tabi tutulmuş ve Dernekler Kanunu 62 ve 85/2 maddesine muhalefetten 5 Şubat 2001 tarihinde Maltepe Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusu yapılmıştır.

Profesör Türkan Saylan hakkında yapılan incelemede annesinin Raber Ragman ve Mina Verlig kızı, 1324 (190 8) Bermingen İngiltere doğumlu ve Katolik Hıristiyan olduğu, Lili Mina Raiman ismini taşımakta iken 1936 yılında Leyla ismini aldığı hususları tespit edilmiştir.

Merkezi İsviçre Cenevre’de bulunan Dünya Kiliseler Birliği’nin kurulması ilk defa Birinci Dünya Savaşı sonrasında 1920 yılında Fener Rum Patrikhanesi tarafından gündeme getirilmiş ve 22 Ağustos 1948 tarihinde Katolik kiliseleri haricinde 44 ülkeden 147 kilisenin katılımıyla kurulmuştur. Tüzüğündeki amaçları:

Dinî diyalog aracılığıyla kiliseler ve insanlar arasında yakın ilişkiler geliştirmek,
İnsanların sahip olduğu maddi ve manevi kaynakların paylaşımını sağlamak,
Her yerde ve ortamda İncil’in öğretisi doğrultusunda çalışmalar yapmak,
İnsanlar arasında adalet, dayanışma ve barışı sağlamak,
Kiliselerin insan ihtiyacını karşılamak,
Ekümenik bilincini geliştirmek,
Birlik ve beraberlik için gelişme ve yenilenmeyi sağlamak,
Diğer ekonomik organizasyonlar ile bağlantı sağlamak,
Yerel, bölgesel ve ulusal düzeyde ekümenik hareketleri desteklemek yönünde belirlenmiştir.”

MİT’in yazısı hakkında görüşlerine başvurduğumuz Profesör Türkan Saylan, “Bahsedilen olay adaletin önünde bir konu. Bir görüş vermiyorum. İleride kitaplarımda bu konuyu anlatacağım” diyor. MİT’in yazısında Saylan’ın annesi için sadece ismini “Leyla” olarak değiştirdiği yer alırken, Saylan hayatını anlattığı “Güneş Umuttan Şimdi Doğar” kitabında annesinin Müslüman olduğunu şöyle anlatıyor: “Annem bana hamile kalınca Müslüman oluyor. İngilizcesinden Kur’an’ı okuyor. İyi bir Türk gelini olabilmenin tüm koşullarını yaratmaya çalışıyor. Örneğin oruç tutardı. Biz hiçbirimiz evde oruç tutmazken o tutardı.”

MİT’in yazısında yer verilen Çağdaş Eğitim Vakfı’nın yöneticilerinden Bike Karaduman ise Aksiyon’a, “Söylediklerinize inanamıyorum, şoke oldum. Hiçbir şekilde ve asla misyonerlik faaliyeti yapmadık. Kesinlikle öyle şeylerle ilgimiz yok” değerlendirmesini yaptı. Sağlık Eğitim Vakfı’nın görevlilerinden Belkıs Aktürk ise Aksiyon’a şu açıklamayı gönderdi:

“Amerikan Bord Heyeti, Türkiye’de malvarlığını dinî kökenli olmayan, mezunları tarafından kurulmuş laik bir vakıf olan Sağlık ve Eğitim Vakfı(SEV)’na devretmiştir. Bu, dünyadaki ilk ve tek örnektir. Dolayısıyla Sağlık ve Eğitim Vakfı’nın Amerikan Bord Heyeti ve bağlı olduğu merkezle olan bağı eğitim ve sağlık hizmetleri ile sınırlıdır. Cumhuriyet öncesi dönemde anaokulundan üniversite düzeyine ve meslek okullarına kadar pek çok eğitim kurumunun yanı sıra çeşitli yetimhaneleri, hastaneleri ve yayınevi de bulunan Amerikan Bord Heyeti cumhuriyetin kurulmasından sonra da Türk halkına kaliteli eğitim ve sağlık hizmeti götürmeyi amaçlamıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın müfredatına uygun bir program takip eden okullarımızın temel amacı Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı gençler yetiştirmektir.

kaynak: Aksiyon dergisi

Bir faşist ve provokatörün portresi

Today’s Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş’in yazısıdır…

O, şartlar elverdiğinde olabilecek en despotundan bir diktatör adayı. O, farklı yaşam ve düşünce tarzlarına hoşgörüden alabildiğine uzak bir tahammülsüz. O, kendisi gibi olmayana yaşam hakkı bile tanımayacak ölçekte bir bencil. O, bir bölücü. O bir kışkırtıcı. O, çatışmalardan ve kavgadan hayat bulan kanemici bir siyasal frekenştayn. O, empati yapma becerisinden yoksun bir gaddar. O, değerleri üzerinden halkını aşağılayan bir küstah. O, ne sosyal. O, ne demokrat. O, ne cumhuriyetçi. Ne de O, evrensel anlamıyla bir laik. O, bir hukuk katili. O, bir vatan haini. O, toplumun tüm uzlaşı temellerini havaya uçuracak saatsiz bir bomba. O, gözleri kör olmuş bir hırs küpü. İşte onun, yani Deniz Baykal’ın portresi.

db1.jpg
Yukarıda saydığım tüm bu olumsuz özelliklerin bir kişide buluşması kesinlikle Allah vergisi olamaz. Birinin tüm bunları üzerinde taşıyabilmesi için çok özel ve çok büyük bir gayret sarfetmesi gerekir. CHP lideri Baykal’ın böyle bir profili hak etmek için 70 yıldır sürdürdüğü bu gayretinde yeterince başarılı olduğu ise aşikar.

Uzun yıllar süren acı dolu istikrarsızlıklar ve krizlerden sonra Türkiye tam da istikrarı yakalamışken, hızla büyüyüp dünyayla kucaklaşarak rekor üstüne rekorlar kırarken, şu içine düştüğümüz belirsizlik, karamsarlık ve “nereye gidiyoruz” korkusunun ana müsebbibinin yegane cevabı Baykal’dır. Bu yüzden olsa gerek son günlerde ne zaman Baykal aklıma gelse, halkının çektiği çile ve acılardan gaddarca bir zevk alan Ortacağ’ın sadist derebeyleri beliriyor gözümün önünde. Öyle bir derebeyi ki bu, Baykal kılığında bir karabasan gibi çöküyor ülkemin üstüne.

db2.jpg
Kim bu Baykal? Türk siyasetinde neyi temsil eder? Ne yapmıştır bugüne kadar milletin hayırla hatırlayacağı? Ne bırakacaktır miras olarak geriye? Hayırla yad edecek birileri çıkacak mıdır arkasından? Şüpheliyim.

Hakkını da yememeliyim. Komitacılığı, kriz çıkarmadaki ustalığı, parçalayıp bölerek güç kazanmaya endeksli hizipçliği ile Baykal, hiçbir olumlu icraata imza atmasa da bir siyasetçinin Türkiye’de dimdik ayakta kalabildiğinin en açık örneği. Yazıklar olsun buna imkan veren Türk siyasetine!

Bugün sokağa çıkın, Baykal’la ilgili halkın nabzını tutun. Akıllarına ilk ne geldiğini sorun. İnanın ülke menfaatine yaptığı herhangi bir olumlu iş gelmeyecektir hiçkimsenin aklına. Çünkü tüm varlığını yapmaktan ziyade yıkmaya, onarmaktan ziyade bozmaya endekslemiş, acılardan, kavgalardan, karanlıklardan beslenen tuhaf bir siyasal kariyeristtir Baykal. Öyle kş O’na, ülkenin önünü açacak umut veren düşünceler serdederken değil ama krizler, istikrarsızlıklar, karanlıklar üzerinde sörf ederken her an rastlayabilirsiniz.

db3.jpg
Türkiye’ye tam bir şıçrama yaşatarak, uzun soluklu bir yükselişe geçirecek cumhurbaşkanlığı konusunu, hele hele de bu makama dünyanın hayranlık ve takdir hisleri ile izlediği Abdullah Gül gibi bir centilmenin seçimini kaosa sürükleme becerisini Baykal’dan başkası gösteremezdi. Çünkü, böyle bir durumda O hariç herhangi bir başkasının aklına ülke menfaatleri, halkın huzuru, refahı, çocuklarının geleceği gelir ve böylesine bir hainlikten vazgeçerdi. Ama o vazgeçmedi. Ülkenin büyüme ve gelişmeye endeksli istikrarı çok acıtan biryerlerine batmış olmalı ki, hiç yoktan krizler üreterek, çatışmalar çıkararak karabasanlar karanlığında yeniden varlık bulmayı tercih etti. Başardı da. Çünkü bu işte gerçekten başarılı.

Çıkardığı kriz yetmiyormuş gibi, millet iradesini mahkemelik yaptı. Dahası “367 aleyhine karar çıkarsa ülkede çatışma kaçınılmaz olur” diyerek yüce yargıyı bile baskı altına aldı.

Şimdi samimiyetle soralım: Ne istiyorsunuz bu milletten Sayın Baykal, sandıkla bir türlü gelemeyeceğinizi artık anladığınız Başbakanlığa ya da Cumhurbaşkanlığı’na süngü ve namluyla mı gelmeyi istiyorsunuz? Arzunuz buysa üzülerek belirtmeliyim ki kendinize yanlış bir kariyer seçmişsiniz. Ta en başından siyaset yerine orduya girmeliymişsiniz. Bakın bu yaşınıza gelmeden belki general olurdunuz, bir güzel darbe yapardınız, belki özlediğiniz başbakanlığa veya cumhurbaşkanlığına öyle kavuşurdunuz.

Şimdi ise namlu ve süngü ihtimalinin bile hoşunuza gittiği aşikar. Ama kaderin acı bir cilvesi olsa gerek, bu konuda size eylemcilik değil şakşakçılık düşüyor sadece. Sizin adınıza ne utanç verici bir durum değil mi?

Ne Türkiye, ne de Türk halkı sizin gibi faşistleri muhaleffette bile hak etmiyor.

367 Hurafesi gerçeğe dönüştü: Aslında Mutluyum

Anayasa mahkemesi CHP’nin 367 hurafesini tasdik ederek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu iptal etti.

Üzüldüm,

Çünkü on yıllardır “Türkiye’de hukuk, demokrasi gibi kavramlar sadece ‘kavram’ olarak vardır; aslında Türkiye’de gerçek anlamda ne hukuk ne de demokrasi vardır. Hukuk Türkiye’de parası ve arkası olanların hep lehine işler. Demokrasimiz ise mevcut seçim kanunu ve partiler yasası nedeniyle zaten yoktur.” deyip durduk. Bireysel anlamda antidemokratik uygulamalara ve hukuk dışı muamelelere çok defa maruz kaldık fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin “hukuk sisteminin” teminatı noktasındaki Anayasa Mahkemesinin 367 ile ilgili vermiş olduğu hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu karar Türkiye’de hukuk sisteminin işlemediğini ispat ediyor. Anayasa Mahkemesi bile göz göre göre bu kadar gayri hukuki bir karar alabiliyorsa gerisini varın siz düşünün…Kısacası toplumlarda insanlar arasındaki münasebetleri ve davranışları belirleyen ve bir toplumun olmazsa olmazı olan “hukuk”tan yoksun yaşıyoruz…

Üzüldüm, çünkü gariban Türk halkının tam da kursağından sıcak bir çorba geçecekten yine karanlık eller bu garibanların gırtlağına sarıldı. Ekonomimiz rekor üstüne rekor kırıyorken, başka bir deyişle, avrupa birliği sürecinin de işlemeye başlamasıyla halkımız refaha doğru yol alıyorken “kazanımlarını ancak ve ancak puslu ortamlarda” elde edebilen dahili ve harici düşmanlar önümüze yeniden duvar olarak çıktılar.

Üzüldüm, çünkü Hilmi Özkök’le başlayan “askerin demokrasiye müdahale etMEme alışkanlığı”nı kazanma sürecine katkıda bulunan Yaşar Büyükanıt tahriklere, baskılara ve ayak oyunlarına artık karşı koyamayarak Türkiye’nin güzide kurumu TSK’yı dahili ve harici düşmanların emellerine alet etti.

Üzüldüm, çünkü kendisini seçenlerin yüzde yüzü meclis dışında kalan, Cumhurbaşkanlığı süresince yaptığı tek şey Türkiye’nin her alanda yapmaya çalıştığı atılımlara engel olmak olan Ahmet Necdet Sezer 330 oy alarak cumhurbaşkanı olmuşken, Abdullah Gül gibi her yönüyle tartışmasız kaliteli bir insan, politikacı ve devlet adamı 357 oy aldığı halde cumhurbaşkanı olamıyor.

Üzüldüm, çünkü “Hatırla Sevgili” dizi filmi sanki bugünün siyasi ortamını anlatıyor. Halbuki filme konu olaylar 1960′larda yaşandı. Laiklik elden gidiyor, cumhuriyet tehlikede gibi sloganlar bile değişmemiş. Tüm dünya, son yirmi yılda kendini 3-5 kez yenilemişken bizlerin hala 1960′larda kalmış olduğunu görmek beni üzmekten ziyade kahrediyor.

Çok Mutluyum,

Çünkü, yüzde doksan oranında doğru işler yapan AKP ezici çoğunlukla yeniden tek başına iktidar olacak ve DYP, ANAP gibi partiler yok olma noktasına gelecektir. Bunu gören Türkiye’nin dahili düşmanı Deniz Baykal muhtemelen kahrolacaktır. Sadece Deniz Baykal değil onun gibi düşünen Sezer ve benzeri cenah da halkın, tercihini AKP’den yana kullanmış olmasından dolayı kahrolacaklardır. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde her türlü antidemokratik uygulamaya maruz kalan AKP’nin ezici bir çoğunlukla yine tek başına iktidara gelmesi ve önünde A. Necdet Sezer gibi bir engelin de kalmaması Türkiye’yi siyasi, ekonomik ve sosyal yönden gelişmeye müsait hale getirecektir. Halkın tercihini yine AKP’den yana kullanması şu ana kadar ki CHP baskılarının, Anayasa mahkemesi kararının, TSK açıklamalarının ve mitinglerin halkın çoğunluğu tarafından “reddi” anlamına geleceğinden AKP’nin eli güçlenecek ve AKP Türkiye’yi birçok zırvalıktan kurtarma fırsatı yakalayacaktır.

Çok Mutluyum, çünkü CHP’nin akıl almaz tutumları, ANAP ve DYP’nin son dakika siyaseten aptallığı, Ordunun kim tarafından yazıldığı belli olmayan sanal muhtırası, YÖK’ün açıklamaları, Memleketim olan Malatyanın İnönü Üniversitesi Rektörü Fatih Hilmioğlunun tavırları, ADD ve başındaki şahsın gerici ve bölücü tavırları, Anayasa mahkemesinin kararı, Emin Çölaşan gibi birtakım gazetecilerin ve Cumhuriyet gibi birtakım gazetelerin tavırları beni kahrediyorken artık “kahrolanları izleyen taraf”a geçeceğim! Avrupa’da eğitim gördüğüm şu yıllarda Türkiye’yi buradaki adalet ve demokrasi anlayışından en iyi ihtimalle 20 yıl geri bıraktıran bu şahsiyetlerin ve kurumların Türkiye’ye verdikleri zarar yetmiyormuş gibi bir de bütün pişkinlikleriyle toplumun en ön saflarında yer almaları beni kahrediyorken artık gelecek yıllarda bu tiplerin “AKP derdiyle kahrolmaları” ve hakettikleri arka sıralara geçmeleri bana bir nebze olsun sakinleştirici etkisi yapıyor!

Çok mutluyum, çünkü 367 kararıyla birlikte en kısa zamanda yapılacak cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerle beraber AKP idaresindeki Türkiye çok daha güçlü adımlarla geleceğe koşacaktır!

Mutluyum, çünkü dahili düşmanlarımızın, vatan hainlerinin vatana, millete doğrulttukları oklar ters tepip onları yaralıyor. Çünkü halk artık kimin ne olduğunu biliyor. Tercihlerini artık daha sağlıklı yapabiliyor. Halk, seçtiği hata yaptığı takdirde anında cezalandırıyor. Halk artık yalanları, iki yüzlülükleri yutmuyor. Halk artık darbe istemiyor. Halk artık kendisine ekonomik ve sosyal anlamda huzuru sağlayacak olanlara prim veriyor. Kısacası Türkiye normalleşiyor…

Harikulade Bir Röportaj!

Radikal Gazetesi’nden NEŞE DÜZEL’in Pof. Dr. Metin HEPER ile Röportajı.

Muhtıra Gül’ün adaylığına karşı verilmedi
nese.gif

-Genelkurmay Başkanı ‘Laiklik tehlikede’ derken acaba kendisi de böyle mi düşünüyor gerçekten.

-Bu muhtıra, ‘Merak etmeyin bu konuda görevimizin başındayız’ diyerek askerin içine mesaj olabilir

-Eşi başörtülü bir cumhurbaşkanı, laik bir cumhurbaşkanından farklı hareket etmiyorsa, eşinin başörtülü olması estetik duygularımızı zedeleyebilir, ama Türkiye bundan zarar görmez

-2003 seçimlerinden sonra Yargıtay üyesi bir hâkim bana, ‘Biz bunlara göz açtırmayacağız’ dedi. Bir hâkim ne insanlara göz açtırmak ne de açtırmamak yetkisine sahip. O, dosyaya bakacak

NEDEN? Metin Heper
Belki sevinenler oldu ama, genele baktığımızda Türkiye bir kere daha utancı iliklerine kadar hissetti. Avrupa’nın parçası olmak isteyen bir ülkede, ordu bir gece yarısı muhtırasıyla paldır küldür siyasetin
içine daldı. Cumhurbaşkanlığı Anayasa Mahkemesi’nde görüşülürken ve genel seçimlere birkaç ay kalmışken, ordunun bu gereksiz davranışı siyaseti altüst ettiği gibi, Türkiye’nin dünyadaki imajını da mahvetti. Dişimizle tırnağımızla tırmanmaya çalıştığımız dünyanın birinci liginden kendi ordumuzun muhtırasıyla yeniden tepetaklak ikinci lige düştük. Ordunun amacı ne? Muhtıranın siyasi sonuçları ne olacak? Ordunun baskısını hisseden Anayasa Mahkemesi’nin kararı şaibeden kurtulabilecek mi? AKP’nin hataları nelerdi? AKP bundan sonra ne yapacak? Bunları, devlet, ordu, İslam, demokrasi, siyasi partiler üzerine kitapları bulunan Bilkent Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı, Türkiye Bilimler Akademisi üyesi hukukçu ve siyaset bilimci Prof. Metin Heper ile konuştuk.

Asker hükümete bir tür muhtıraya benzer bir şey verdi. Bu, siyaseti nasıl etkileyecek?
Askeri kesimde AKP’nin niyetleri bakımından önemli bir rahatsızlık, ciddi bir karamsarlık var. Ben, AKP’nin laik düzeni yıkmak gibi bir niyetinin olduğu görüşüne katılmıyorum. Sadece ben değil bir sürü insan buna katılmıyor. Meseleyi yakından inceleyen ve tarafsız kalmaya çalışanlar, AKP’nin devleti İslamileştirme niyetinin olmadığını ve iktidarda şu ana kadar yaptıklarını görüyorlar. AKP’lilerin laik düzeni yıkmak ve Türkiye’yi İslamileştirmek gibi bir niyetleri yok.

Geçmişte de mi böyle bir niyetleri yoktu?
Bu insanlar değiştiler. Ama kendilerindeki değişimi kabul edenler, eskiden İslamcı saydıkları kişilerin değişebileceğini kabul etmiyorlar. Doğrusu bu normal olmayan bir durum. Türkiye’de nasıl bazı insanlar değiştiyse, mesela eski bir Maoist bugün liberal görüşleri savunuyorsa ve Zaman gazetesinde yazabiliyorsa, eskiden İslamcı olduğu düşünülen insanlar da bugün liberal olabilirler. Kim bilir belki de o Maoist dediklerimiz, geçmişte bizim zannettiğimiz kadar Maoist değildi Biraz serinkanlı olmak lazım.

AKP’liler de zannettiğimiz kadar İslamcı değiller miydi geçmişte demek istiyorsunuz?
Evet, zannettiğimiz gibi İslamcı değillerdi. Başka bazı sosyal bilimciler de böyle düşünüyor. Bundan sonra AKP’liler yollarına devam edecekler ve cumhurbaşkanını seçtirmeye çalışacaklar. Laiklik konusunda da yanlış bir adım atmayacaklar. Şimdiye kadar da atmadılar zaten.

Sizce askerin muhtırası, bundan sonra siyasetin normal işlemesine imkân verecek mi? Kim hangi siyasi hamleyi yapabilecek bu muhtıradan sonra?
Muhtırayı okursanız, bir olay hariç, hükümetin kendisinden kaynaklanan olaylarda